|
Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında
Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin
doğayı çarptıran konumlarına
|
|
|
Düş gördüm
Düşümde kendimi
Kendi nefsimi gördüm
Yaptığım yanlışlara üzülüp
İyi dediklerime güldüm
Yakın bildiklerimi gördüm
Ne kadar yakınlar düşündüm
Beklediğimden bi adım öndekilere kucak açtım
Bi adım beride sandıklarımın
Kilometre uzaklığını saydım
|
|
|
Milattan önce ve sonra
Hatta 1800’ün sonlarında
Ütopya sanıyolardı
Ürünlerin genetiğiyle oynamayı
Atomu parçalayıp bomba yapmayı
Dev füzelerle uzaya çıkmayı
Hatta gökyüzünde uçmayı
Chatte dünyayla konuşmayı
Hidrojen bombalarını
Koyun klonlamayı
|
|
|
Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın
Erkek ağlar mı diyeceksin
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum
|
|
|
Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır
|
|
|
Önceden bilen oluş şartlarını çocuklarının
Elleriyle değen koklayan hazırlayan adeta
Sebebine ermeden erişmeden
Korkan ilerdeki korkularla
Noldu zarif latif anneler noldular
|
|
|
şekere alışmış akrebi öldürmezsen
şekerden zehir yapacaktır
çocukların için bunu iyi bil
bu öldürdüğüm çocuk için bir örnektir
her yaz bahçelerde binlerce akrep öldürülecektir
geziye çıkan çocuklar için
gün görmemiş menekşeler derilecektir
baharı gecikmiş kentler için
|
|
|
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
|
|
|
Aldığım nefesin ritmi
Yansıtmıyor gönlümün heyecanını
Gecenin ilahi huzuru
Günün yorgunluğuna teslim.
Güzel dostlar okulundan aldığım diploma
Devlet kapısında geçersiz
Sınıf arkadaşlarım
Sele kapılmış yaprak kadar çaresiz.
|
|
|
Eskişehirli bir tüccar tanırdım, bıyıkları
Gereksiz konuşan bir adamın sakarlığında
Enfiye çekerdi, bahçesindeki gülleri anlatırdı
Çocuksu yüzler bırakırdı bir takım ambarlarda
|
|
|
Sınık seni geri durdu mu okşamaktan ölüm bir an
Köze yarsımış seni kora yarsımış teğet seni pıhtılığa
Tuz olmayıp tütündü el enin ayak kanına basılan unutma
Bastındı çığlığı attığın o nara
O heyhey körümsü kötürümler baskınında
Yeli deldi sis bölüğü yana yığdı göğü gaga yoksunu uçurtma.
|
|
|
Gözlerinde gök sancısı
İçlerinde okyanus uğultusu uzun mızraklarla yararak karanlığı
Gelip dayandılar şehrin sivrilmiş tırnaklarına
|
|
|
Aşk yalnız Allah’a mahsustur, beşerin ne haddine
Ne bilirmiş sevmeyi sevilmeyi, mikdar-ı dane
İnsan bu beşer, şaşar, her şeyi bilir de aşk-ı bilmez yegâne
Aşk yalnız Allah’a mahsustur, beşerin ne haddine
|
|
|
ne diyorum bilmeden içime konan kuşa
suskunluğum hangi dile çevrilebiliyor
sürekli üzgün yaşlı bir kadının
keder çizgileri gençliğine akıyor
benim adım hayata müstear yakışıyor
|
|
|
Göğe bakalım.
Hayır bulutlara.
Daha taze. Daha beyaz.
Daha bir ölüm kardeşliğinde
Ellerimizde tozu kalsın kelebeklerin.
Yarını salınmış sularda bekleyelim.
|
|
|
Sen kan içici karanfil
Seni asâleten arya
Hûnî-i dilber seni
Kâfir olasın kâfir ölesin
Mü’min kalkasın mü’min kalasın
Nedir bu kıyımın bana
Benim bu kıyamıma karşı
Kalbime saplanan o Roma mızrağı
Ah Selahaddin’in yeşil sarığı
Dersaadette firâri bir abdalım ben
|
|
|
Gözlerin dokunuyor kalbime ey cefakar
Öyle uzun bir hicran sundunki hayatıma
Zehrini yudumluyor ruhum melankolini
Lambalar sırılsıklam gönlümde sönmesin yar
Ellerin ab-ı hayat, gülüşün yar, sesin yar
Rüzgar mıdır, yağmur mu dumanlı bakışların
İrkiliyor durmadan bedenim, hülya mıdır
Neş’eme ızdırabın çektiği perdesin yar
Umudumun maviye büründüğü yerde mi
Mahulyam, ey şebnem edalım, nerdesin yar
|
|
|
Cemâline sığındım haşmet i celâlinden
Sana meftun gönlümü fani sevdadan koru
Nâr-ı hicranla yandım memnu aşk melâlinden
Son olsun Kâinatın Ulu İmparatoru
Şahadet ederim ki tek ALLAH sın ilâh yok
Son resulün Muhammet, cevaplandı ilk soru
Kabir azabı verme, sevap cüz i, günah çok
Gaffarsın Kâinatın Ulu İmparatoru
|
|
|
Yalnızlık Kayzer’den daha güçlüdür
Ve Roma’dan daha uğultulu
Yastığa gömebilir misin onu?
Duvara asabilir misin?
Bir âyin elbisesi
Ya da bir geyik postu gibi?
|
|
|
Duvarlar çıkıyor önüme
Şehrin mahpus yüklü duvarları
Hiçbir sır kalmamış ardında hiçbir duvarın
Nereye gitti diyorum benim elbisem nerede
Şehir soyunmuş diyor biri
Şehrin elbisesini çalmışlar
Bütün şehir çöküyor yüzünde bir insanın
Şehir boğuluyor içinde insanların kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle
Veda çizgisi
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara
------------------------ Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
------------------------ İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
------------------------ Toprağa veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
------------------------ İnsana veda
Bir gezgin adam
Bir adam belki de en çok bir rüzgardır şimdi
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir rüzgar
Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk
Avuçların içi terliyor.
Kaos
Kirli yollar kapansın sular akmasın deniz
sığmasın kabına
Gün batmasın aydınlatsın yüzlerde
umutsuz mahkumluğu
Makineler çalışsın taşlar yarılsın ortalarından
Anneler ağlamasın çocuklar gülmesin
Gök çöksün toprak başkaldırsın su sussun
Ağaçlar durmasın bütün saatler dursun
Durmasın ulu rüzgar şehri göklere savursun.
Durum
Makinalar bir elin baş parmağını çarmıha geriyorlar
Akıl bir akreptir intihara hazır.
|
|
|
Bir Asker Türküsü
Savaşa gitmemiz buyruldu
“Toprak için aslanlar gibi dövüşün” diyerek
Toprak için! Ama kimin toprağı? Söylenmedi bu
- Dere beyinin toprağı olsa gerek!
|
|
|
Görmeden, doğduğum gecenin seherini,
Ellerim değmeden anama
Ve günah izi yokken dudaklarımda,
Bebeklere has bir dille ağlayarak,
SANA geliyorum SANA
Çırılçıplak...
|
|
|
bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgârın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
terkedilmek korkusu
|
|
|
Şiir aniden gelir
Mayısta yağan kar gibi,
Güneş çarpması ya da aşk gibi.
Yaşamınız boyunca beklemelisiniz
buzdağı üzerindeki kupkuru
kağıt tabakasında.
|
|
|
Kaç defa yakıldıysa doğdu gene yakılan yerlerinden
Küllerinden doğarmış ya tekrarından Zümrüdüanka
Doğunca güneş şehrin üzerine bir daha muhabbetle
Tekrarından çıkar meydana çiçeklerin kokusu elbet
Irmağın şehri bölen unutulmaz güzelliği çıkar
|
|
|
İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata,
Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl algıladığını,
Ayakta kalabilen, atıldıktan sonra tehlikenin kollarına,
Fırtınalarda ve rüzgârlarda yolunu bulabilmiş birisidir.
Ama güzelliği tanımış olmaktır daha da iyisi,
Bütün bir hayatın düzeni ve yüceliği olan güzelliği,
Harcanan çabaların zahmeti mutluluğun kaynağı olduğunda,
Ve bilmek, zaman içindeki onca zenginliğin adını.
|
|
|
Renklerin sesi nasıl duyulur dost
Yaşama denk düşmezse eğer
Notaların gülüşü nasıl duyulur
Dağlara çıkılmadıkça
Rüzgârın savruluşu sorulur mu hiç
Uyuyan karın öfkesi
Eriyen karın sevinci sorulur mu
|
|
|
Dönelim
Döndürsün bizi
Kalbin akıp giden bulutlara benzeyen sesi
Yağmursuz bir yağmura açılmış kapılardan
Ve akılda kalan bir yokuştan
Ve yalnız çocuklara özgü o sonsuz sinema koltuklarından
Ve çocukluktan
Dönelim
Dönelim mi biz
Gençlikten, oralardan
Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Dönelim mi acıya
|
|
|
Bak sabah olmuş
Sağ elim kement gibi bak sana uzattım
Ben karanlığım korkma ben karanlığım
Sessiz sabahların korkak idamlıkları kalkın
Ben sizi mavi sabahlara sararım.
|
|
|
Göz yummaksa yumulmuştu
Kent ve varoş boğuşurken
Yazda şerbet kışın turşu
Münasebetsiz kurdeşen
Mevsimsiz bel soğukluğu
|
|
|
Bu bir türkü:-
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:-
alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor;
kanlı; kızıl bir meş’ale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
|
|
|
Bir akşam konuğum ol
oturup konuşalım biz bize
Anıların çubuğunu yakıp
uzatalım geceyi biraz
Geçmişe bir el sallayıp
yaşanan günleri konuşalım
ve günlerin üstüne çöken
dumanlı, isli havaları
|
|
|
Kurşuna dizecekler
elleri bağlı bir adamı,
ateş etmek için sıralanmışlar,
dört asker.
Dört asker,
sessiz,
dört asker elleri bağlı,
öldürecekleri adam gibi
elleri bağlı.
|
|
|
hızla gelişecek kalbimiz
kalbimiz hızla.
sürgünlerin umutsuzluğunda
kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar
farksız çarpanların umutsuzluğunda
ve köprü başlarının umutsuzluğunda
ve köprü başlarının umudunda.
sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara
temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda
ve eski dağlarda, eski dağlarda kış
kovalarken ülkesini
hızla gelişecek kalbimiz.
|
|
|
Beynimde bütün bir alem,
Gözümü açınca bir küçük noktayım.
Noktalardan da içeri bir evrende,
Belki evvel belki de çoktandır yoktayım.
Çözülür parça etinden,
Kemik-ilik kendini bulamaz.
Varlığın sahibindedir kilit,
O ol demeden hiç bir şey olamaz.
|
|
|
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazze’de yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
|
|
|
ÇİZGİ ÇİZİYORUM
ÇİZGİLER
ADIM ATTIĞIM
GÖZLERİMİ AÇTIĞIM HER GÜN
ÇOĞALAN ÇİZGİLER
HER BİRİNİN BİTTİĞİ YERE
ÇAKIL TAŞLARI KOYUYOR
ÇAKIL TAŞLARINA
O ÇİZGİLERİN
NEYİ İFADE ETTİĞİNİ YAZIYORUM
HÜZÜNLERİM
GİZEMLERİM
ÖZLEMLERİM
|
|
|
Kendimi hiç akşam olmayacak
Bir gün doğumu için saklıyorum
Kendime kendim olmamayı yasaklıyorum
Yasak artık bana çaresiz kalmak
Yasak bana bocalamak
Olmayanda eriyip gitmek yasak bana
|
|
|
Demek şimdi gidiyorsun;
Yazdığımız son şiir öyle yarım kalacak!
Demek şimdi gidiyorsun;Kuşlarımız acıkacak,saksılarımız artık sulanmayacak!
Demek öykümüzü bir ruj lekesi gibi yapıştırıp
aynanın sahtekâr yüzüne
-Oy benim yaralım-
Demek şimdi gidiyorsun;
Beni böyle toz gibi dağıtıp merdivenlern dibine!
|
|
|
"Ne yazıyorsun?" diye soruyor
geçen günkü çocuk: usulca
açmış bir haşhaş çiçeği
çitin yanında. Öğle sonunun
dinginliğinde yankılanıyor
soru. Yaşam böyle apansız
kuşatıyor Sözü: daha yolunu
sorarken yele, kerteriz ararken
geri dönmek için. Çünkü bir yurt
gereksinir söz de: unutulmak
ve yeniden bulunmak üzre. Yazgı bu!
|
|
|
Aferin Abraham,
Bravo Tavi, Envar,Yossi,
Armin,İrvin,Sammy
Hepinizi ayrı ayrı kutlarım
Hepinizin pak alnından öperim
Atalarımızın kemiklerini sızlatmadınız
|
|
|
Kelime oyunları
Temize çekilmiş
Fotokopi makinesinde çoğaltılmış dostluklar
Hep aynı düzelik
Aynı reaksiyon
Aynı yöne bakıyorlar
Aynı filmi
Aynı haberi
Aynı diziyi
|
|
|
Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.
|
|
|
Seyreyler kâinatı
İnsan var, insancık var
Bakışında sanatı
İnsan var, insancık var
|
|
|
Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende görmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm
Sende tattım yemişlerin cümlesini
|
|
|
kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dunyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı
|
|
|
Dönmeli, geri gelmeli,
O sevdalar çağı.
Dayandım nasıl da
Unutamam bir daha artık,
O korkular, kaygılardı
Uçup gitti göklere.
Bir belalı susuzluk
Kabartıyor damarlarımı.
|
|
|
birbirimize verecek ellerimiz var,
uzaklara götüreyim sizi, tutun elimden.
bunca yaşadım, yüzüm değişti durdu,
aştığım her eşikte, tuttuğum her elde
baktım kardeş bahar daha canlı, daha taze.
kendine ayırdı o iğreti bozgunu, ölümü,
yumulup açılan beş parmaktaki geleceği bana.
|
|
|
tuz biber olur yaralarına utangaç bir kızın söyleyemediği
su üşür zifiri karanlık örterler mağaralardan getirerek üstüne
trenleri uyandırmayın şehrin koynunda istediği kadar uyusun
gidecek biliyorum bütün umutlarım gidecek bir akşamüstü
bir bıçak gibi saplanacak hüzünler ağrıyan yerlerine sevdamın
|
|
|
Düşünü kurduğum şiirler var
Düşümde gördüğüm dizeler
Sabah uyandığımda
Düşlerde kalan heceler
Ah o dizeler
Bir kaleme alabilsem
Bakın neler anlatacak
Bir hatırlayabilsem
Bakın kimleri vuracak
Kendi vicdani sorgularım
Yalan dünya kaygılarım
Cevapsız bin YÜZBİN sorularım
|
|
|
şimdi burda kar yağıyorsa her yerde yağıyordur ve vakit dardır
su geçirmez çizmeleri de vardır aman vermez yıldırım çekenleri de
ve polisleri, polisten kaçanları ve düzgün cümle yapanları
anayasaya giriş, felsefeye başlangıç ve statik okuyanları
ağaç okşayanları, ekmek dilimlemeyi ve yemeyi sevenleri
-arada bir ateş gibi yakıp geçmeden tarihin kundurası-
mevsim sonu ucuz satışları, indirimli fiyatları ve hiç düşlemeden
bir incir ağacının bütün bir yaz süren denizli rüyasını
doğduğu yerin yitik anısını bulduğunu sanarak
sevenler vardır
dördüncü boyuta göre bile
vakit dardır.
|
|
|
Bu dünyanın adaleti yok
Asaleti hayber fethinin aslanlarıyla bitti
O günlerde söylendi ki
Bu dünya yalan
Tek gerçek kuran
Allah’ın ipine dayan
Gitmez bu dünyadan
Alınterin emeğin
Kalır dünyada
Çok güvendiğin malın servetin
Ölürken
Az bekle
Montumu alıp geleceğim,
Bir helalleşeyim
Ardından yetişirim ,diyemezsin
Zamanını sen seçemezsin
|
|
|
Saraya telâş düşer sokağa kıyım sabaha felâh
Halkın dinç ve doğurgan yazgısıdır bizde acı
bölüştükçe çoğalır deşildikçe içten içe tutuşur
imeceyle sarılan berrak bir yaradır bizde acı
Dile kelâm düşer döle civan dala şahan
Kara üryan ayakları ortadoğu atlasıdır anaların
göğün tebessümü altında çiçeğe durur göğsümüz
vuruldukça güzelleşir bilinci afrikanın asyanın
|
|
|
Bir tüfek istiyorum
Sattım anamın yüzüğünü
Bir tüfek uğruna
Rehin verdim cüzdanımı
Bize öğretilen dil
Okuduğumuz kitaplar
Ezberlediğimiz şiirler
Beş para etmiyor
Bir tüfek karşısında
|
|
|
Suyu temizliyor ayakların /gerçek mi gerçek/
savaş pilotu exupery’nin
parmaklarının suya dokunuşudur
çoğalan ibrahimlerle
bir gelecek vakit habercisi
yeniden çizdi kenti
- buruşmuş çocuk balonları
gibi kaldırıldı
kentin
putları
ve
eski fotoğrafları -
|
|
|
Yüzüncü kattan inerken İsa
Sahanlıkta Japonlara rastladı
Herifler sıkıştırmışlar
köşeye Yohanna’yı
Konuşan inciller pazarlıyorlar
İyi akşamlar çocuklar
İyi akşamlar efendimiz
|
|
|
kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır
|
|
|
Yüklenip geliyor gökyüzü evimizden yeryüzümüze
Dilimize onur veren kelime
Güzel ticaret ettik
Çölü okuyabiliyoruz deveyi çözebiliyoruz
/ Delicesine yalnızlıktan yana reyi
Eller berrak ve dolu
Arındı soyu kurudu kinlerin sanki
Vuruyordu son bahtsız atılışında
Köpeklere yaslanarak bir avluda
Ve ayaklarının altında
Her kiminse doğranmış saç örğüleri /
|
|
|
herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgarlarına yazıldığın akşam
ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman
|
|
|
“Şu kuran kaça?
Türkçe mealli olan”
-O kuran ,yüze
O kuran
Hem size hem bize
O kuran
İnsan olan her yüze
İçinde insan var
İçinde
Esfele safilin
|
|
|
odalar dolusu kitap
bunca basılı kağıt
akıl ve selüloz karışımı
hamurdan yoğrulmuş kafalarımız ;
mezarlarınıza kapanmış konuşuyorsunuz
vıdı vıdı konuşacaksınız
|
|
|
Serebrenitsa’da
Hüzünlüdür çocuklar
Ellerinde gözyaşı
Gözlerinde keder taşırlar.
|
|
|
Devrildi kıl çadırlar seher vakti
usulca uyandırıldı çocuklar
ve kadınlar bohçası çözülmemiş
bir keder gibi gibi düştüler yola
|
|
|
ÇEKMİŞİNİZ
ATOM
NEPAL
HİDROJEN BOMBALARINI
KILIÇLARI
MERTLİĞİ,
MAHZENLERE
|
|
|
ağmur Herkese Yağar
Güneş Isıtır Herkesi
Mevsimler Herkes İçindir
Yalnız Çığ Altında Kalan
Sele Kapılan Her Zaman Birkaç Kişi
|
|
|
Yeryüzü bana mescit kılındı
Ant verdim toprak şahit tutuldu
Her sabah her öğle her akşam
İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak
Seslerden bir sesle fırınlanıp
Sulardan polatlanan benim.
|
|
|
Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi
sokağa çıkarsa
Bastonunu kaçırır hemen
Sokağın küçük oğlanları
|
|
|
her türlü özlem kendinedir
her seste kendini dinler insan
bilinmeyen limanlara yelken açar
her gördüğünü kendi rengiyle boyar
her şehir bir büyük ruhun yansımasıdır
|
|
|
Milyonlar çalışırsa yaşamadan
Analar bebelere yalnız süt suyu verirse-
Bu düzendir
Emekçiler seslenirse: Bırakın bizi aydınlığa!
Emeği çalan çıkar kadıya!
Bu düzensizliktir.
|
|
|
Gün doldu: Kendime bir aksisedayım
Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
bana açıkla: Yırtılan
zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
buruşturuyordu validem.
|
|
|
Beri bak ben o zamanlar genç idim tek başıma çılgınca
Neler yaptım bilir misin etrafımda başka gençler bulamayınca
İt resmini kartonun bir yüzüne özene bezene yaptım
|
|
|
Yangından mal kaçırır, derdi kendi nefesi
Bu ses yabancı değil, başında kimin fesi?
Zor günde belli olur, dostun düşmanın hası
|
|
|
Kavgaya sebep çok, kırıp dökelim (!)
Bugün tamir edip, yarın yıkalım (!)
Başaramaz bunu, en gaddar zalim
Hakk’tan gelen ferman, asla buruşmaz
|
|
|
Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
|
|
|
Her insanın karanlık bilinmeyen bir yanı vardır saklanan
Ve işte asıl oradadır insan
|
|
|
Bana masum gülücükler öğretilmiştir,
Menkıbelerle sunulan hayatlar,
Afyonla sarılmış sigara inde bir din
Ve o dinin deli saçması müdavimleri olmak.
Ama hiçbir zaman
Musa’nın öfkesi öğretilmemiştir,
Resulün kılıcının kınından çıkması.
|
|
|
Kanmayasın, şu dünyanın süsüne
Cazip görüntüsü, gümbürtüsüne
Mevlâm güç versin de haktan sesine
Dik duruşu asla “esleme” oğul !
|
|
|
Madde 1: Göz bebeğinize secdeye giden bir adamın görüntüsü düştü.
Madde 2: Aman Tanrım, retinanıza kazındı laiklik karşıtı eylemlerimiz.
Madde 3: Laiklik karşıtlığı hızla beyninize sızıyor bayım.
|
|
|
Bir taş at.
Bir taş daha at.
Bir şiir ateşle.
Bir yumruk yükselt.
|
|
|
savaşım da benzemez savaşınıza
yalın kalem
dayanırım kelam kapılarına
ya simmurga ya morga, farketmez.
|
|
|
Bol keseden dağıt, vaat ve kâğıt
Çıkmamış canlara, olur mu ağıt?
Yıllar var fikir tok(!), aşımız öğüt
Tedavülde geçmez, ne “zamlar” gördüm
|
|
|
toy bir delikanlı küçük bir parkta
herkesi dövebileceğini söylüyor kolundaki kıza
ve tempo tutuyor ayağıyla
dünyanın dönüşüne
|
|
|
Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman,
sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;
eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine
güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
|
|
|
Suçlarını bilmeden öldürülenler için...
|
|
|
Koşuyorum
Tarihin bilinmeyen yanlarına doğru
Ne yana dönsem kanlı pusu
Zulüm tüm öfkesini kusmakta
Acıya gülünür mü deme
Ben acıya gülmeyi de öğrendim.
|
|
|
"- Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!
Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!
Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?
Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;
Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın!
|
|
|
Zavallı şeytan,bana ne verebilirsin ki?
Yükseklere göz dikmiş insan bilincini,
Senin gibiler kavrayabilir mi hiç?
Sendeki gıda doyurmaz insanı,
|
|
|
Gözüm açtım kara toprakta
İlk gördüğüm zulüm oldu
Karnım doydu demir tasta
İlk tattığım acı oldu
|
|
|
Kervan gitmiş ben gerilerde
Ben kaldığı için bende
Kaldım böyle
|
|
|
Akşamlar artık sıradan
Yok aslında fakımız diğer insanlardan
Biz olmayıncada güneş doğar
Yağmur yağar
|
|
|
Kayalara yağan yağmur, boşa yağan yağmur değildir
Gülü büyütecek toprak, kayalarda saklı
Bahçıvanda böyledir, çorak toprak için
O yağmalı, parçalamalı kayaları
Gülü yetiştirmek için,
|
|
|
Bir şiir denemesi
Bu hayat da neyin nesi
Akıl gelince başa sorulması gereken soru
Son nefesten öncemi cevabı verilmeli...
|
|
|
Neydin sen Labuce?
Farkedemediğim, eksik bir parçamıydın yap-bozumda,
gelip ansızın kendı boşluğunu kapatan?
|
|
|
Köyün korucuları silahlarını yine
Köylülere çevirdiler.
Kuzularımızı kurtlara, çakallara,
Ekinlerimizi yaban domuzlarına
|
|
|
"Derdini anlatamamaktan yakınıyorsun.
Sesini duyuramamak canını yakıyor.
Varlığını hiçe sayanlara içerliyorsun.
Anlaşılmamak yüreğini kanatıyor.
|
|
|
tanrıya sordu bir gün güzellik:
sen beni niçin sonsuz kıldın ki dünyada
|
|
|
Bardaktan seni içmek
Seni teneffüs etmek havada...
Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek
Seni bulmak yuvada...
|
|
|
Uyuyan göllere ay ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar?
Tomurcuk ayrılıp, gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?...
|
|
|
Başımdan bir kova sevda döküldü
Islanmadım, üşümedim, yandım oy!
İplik iplik damarlarım söküldü
Kurşun yemiş güvercine döndüm oy!...
|
|
|
Önce evlendiğimizde hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan hatta ardından bir tane daha olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi. Sonra
|
|
|
Sonra bir kadın konuştu: "Bize haz ve ızdıraptan bahset."
Ve o cevap verdi:
"Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık göz yaşlarınızla dolar.
Başka türlü olabilmesi mümkün müdür?
|
|
|
Gece ile gündüz zinciri, hadiselerin görünüş tablosudur,
Gece ile gündüz zinciri, hayat ile ölümün aslıdır.
|
|
|
Gâiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...
|
|
|
Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim...
|
|
|
İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu
Bebeklerin ulusu yok
Başlarını tutuşları aynı
Bakarken gözlerinde aynı merak
Ağlarken aynı seslerin tonu
|
|
|
Değişir yönü rüzgarın
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının....
|
|
|
Her satırı
Mendireğe dizili karabataklara benzeyen
Bir mektup bırakarak
balıkçı koyundan ....
|
|
|
Özgürlük kitabının
sayfaları arasına
cellatların kurduğu
darağacındaki ip ...
|
|
|
Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!...
|
|
|
Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,
Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!....
|
|
|
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak...
|
|
|
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
|
|
|
Tanrı seslenmiş olamaz
Kuşlar gelmiş olamaz
Ben olmuş olamam
Bu çok fazla...
|
|
|
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Mangalın küle mahcubiyeti artar
Divitlerin ucu eğrilir akıtmaya başlar hokkalar....
|
|
|
Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
her şeyi gördüm içim rahat...
|
|
|
Alçak sesle uçuyor üzerimden
saçları kına yakılmış bir kadının mihrâbı
bu gövermiş güz günleri çıldırtır
çileden ve kitaplardan çıkartır insanı
|
|
|
Kadını bir gürültüye sapladılar.
Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı
kahkahamın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar
fırtınalı bir geceydi çünkü bulamadılar
bombalar, bö sesleri, savaş alaborası...
|
|
|
Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
’Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi’
|
|
|
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
|
|
|
Varlık sebebimiz sebeplerin sahibi Allaha racidir.
|
|
|
Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ’yaşar’ der delidir,
|
|
|
Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova
|
|
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
|
|
Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğullari batıya vardı
|
|
Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.
|
|
Sıcak aydınlık bir düğün kederi
yoğun kara, ıssız geceyle uyuştu
|
|
Duyulmuyorsan,
Sesini yüksek çıkarmanın yollarını aramalısın.
|
|
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
|
|
İnsan
eşref-i mahlûkattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı.
|
|
Baksana kim boynu bükük ağlayan.
Hakki hayatindir senin ey Müslüman,
|
|
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
|
|
Hak Nebi’nin dilinde nifak sayılmış emanete ihanet
Tohum toprağa, yavru yuvaya, yuva anaya emanet, ...
|
|