Sistemin Jakoben-Liberal çekişmesine sahne olacak 12 eylül referandumunda bakalım müslümanların tavrı ne olacak. Jakoben mi, Liberal mi yoksa mevzisini koruyan şahsiyet mi? Sizce hangisi olmalı?
|
|
uyanışa inşallah 04.06.2010 11:26:37
Filistin meselesinde müslümanların sergilediği kararlı,tuttuğunu koparan dik duruşun
başörtü zulmü,katsayı adaletsizliği
karşısında da sergilemeleri dileğiyle.saydıklarım bizi Filistin kadar acıtmaya devam ediyorsa eğer...
Tüm ziyaretci notları için
tıklayınız
> |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Mustafa Atav |
Rabbimizin, Hz. İsa’dan sonra, rivayetlere göre vahyin başlangıç tarihi kabul edilen altı yüz on yılına kadar süren fetret dönemine, seçilmeyi hak etmiş Hz. Muhammed’le, tarihe/zamana/an’a vahiy göndererek müdahale ettiği bilinen ve inanılan bir gerçekliktir.
Tabii ki cahiliyenin gemi azıya almış telaşı ve insanı esfel-i safiline indirgeyen baskısına; egemenlerin, kendi güçlerinin bekası ve egemen oldukları toplumu sömürmek için ürettikleri sahte ilah ve putların peynir ekmek niyetine yenilip yutulduğu bir zaman dilimine; müşriklerin, inkârcıların eskilerin masalları (esatirul evvelin) dedikleri vahyi geleneğin izlerinin tamamen kazındığı yaşam biçimlerine; komşu insan/kabilelerin, çok bilinen ve kullanılan ifadeyle muharref kitaplara tabi olan ehl-i kitabın tamamen yozlaşmış kabullerine; yani vahyin geçmiş peygamberler vasıtasıyla değer olarak ortaya koyduğu her şeyin “hiç” sayıldığı fetret dönemine, yine insanlığı şerri irtikâp etmiş halinden sıyrılıp eşref-i mahlûk olmaya davet eden bir çağrının/mesajın ilk muhatabı Hz. Muhammed’le “Artık dur!” diyen ilahi iradeyi kabullenmek, inanmak ve tabi olmak Müslümanlığın olmazsa olmaz şartlarındandır.
Ve devamla, ümmete Müslümanlığın neliğini örneklendirerek öğreten Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmek ve yüklendiği misyonu sahiplenmek de tevhidi anlayışın gereği ve mütemmimi bir faktördür.
Bu işin özeti şudur: Varlık alanında yer tutan ve kendisinin farkında olan herkes vahye inanıp (Zümer/12) Müslümanların ilki olmakla sorumlu kılınmıştır.
Yine, Müslüman kalmak ve Müslüman ölmek konusunda hem kendi nefsiyle ve hem de başka nefislerle kıyasıya mücadele etmek, üzerine farz kılınmıştır.
Bunun hâsılası olan ortak kabule göre de Kur’an ve sahih İslam geleneği, iman etmiş kadını Müslüman/Mü’mine kadın ve iman etmiş erkekleri de Müslüman/Mü’min erkek olarak tanımlar. (Ahzab/35 vb.leri)…
Bu kavramların yanına ırk, kavim, kabile; soy, sülale ne’vinden her ne varsa katkı yapılmasına asla cevaz vermez.
(Hucurat, 13: “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”)
Anlaşılacağı üzere Kur’an ayetlerinde ve sahih İslam düşüncesinin hiçbir yerinde, hangi sebeple olursa olsun kavme, ırka, çok bilinen şekliyle milliyete (milliyetçiliğe), soy/nesep ilişkisine üstünlük murad eden zerre miskal vurgu yoktur.
Fakat şimdilerde, bu kabullere rağmen, birileri tarafından alternatif kavram arayışlarına girildiği, vahiyle tanımı/tarifi yapılmış amentünün yerine “modern” algıya hitaben, insan aklının tezahürü olan ve maalesef gayr-i İslami anlayışların malzemesi olmuş birkaç mısradan yola çıkarak yeni bir amentü şekillendirilmeye çalışıldığı; yine, sanki Müslüman/mü’min kavramlarının suyu çıkmış gibi onların yerine yenilerinin ikame ve inşa edilme yarışına girildiği de bir vakıadır.
Bilinçli bir tercih ve belli programlar dâhilinde ve yine anlam hiyerarşisi içinde uzun yıllardır yazı/kitap/söyleşilerle ikame edilmeye çalışılan bu nevzuhur yöntem/düşünce; iyi niyetle söylersek, başlangıçta samimi ölçeklerle arayış içinde olan, hem sistem baskılamasından ve hem de geleneksel kabullerin vahyin merkezinden saparak şekillendirdiği anlayışlardan kaçmak isteyen Müslümanlar tarafından, üstelik kendileri gibi Allah’ın rahmetine muhtaç olan birine duyulan hayranlık nedeniyle mal bulmuş mağribi cinsinden sahiplenilmiş durumdadır.
Daha da açarsak, Mü’min/Müslüman kavramlarına ek olarak Türk kavramına tarihsel rol biçen ve İstiklal marşını bu milletin yeni amentüsü olarak göstermeye çalışan düşünce akımını duymayanımız, bilmeyenimiz yoktur.
Örneğin:
“Müslüman olmayan Türk olmaz”; ”Ben üstünüm, üstün yaratılmışım, çünkü Türküm”; ”Türklük kâfirlikle uzlaşmamaktır”; ”Türklük, Dar’un Nedve’nin yıkılışıyla başlar”; “Türklük, küfre karşı üstünlük iddiasıdır”; Allah’ın “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?”sorusuna evet diyenler Türktür…
“Ben kalın Türküm, diğerleri incelmiş Türk’tür”.
“Bir çağın başlangıcı olarak, bir alanın açılımı olarak, bir biçimin sunumu olarak İstiklal Marşı”; “İstiklâl Marşı’mızın hayatımızın yön verici metni olmasını istiyoruz”; “İstiklal Marşı milli mutabakat metnimizdir”; “İstiklal Marşı Türk milletinin amentüsüdür” vb. ifadeler alternatif kavram ve o kavramlara özgü yeni bir anlam dünyası oluşturma çabasının göstergeleridir.
Öyle anlaşılıyor ki; Rabbimizin bizi sorumlu kıldığı inanma ve inanca göre yaşama mükellefiyetimize ziyade olarak, bundan sonraki süreçte Müslümanlığımızın kabulü bu nevzuhur anlayış ve düşünceyi içselleştirmemize bağlıdır artık!
Egemen dünyaya başkaldırmak, küfre karşı tavır geliştirmek ve içinde yaşadığımız coğrafyada kendi varlığımızı ispat etmek, ancak; kendi sanılarıyla kavmiyetçilik, ırkçılık, milliyetçilik, asabilik gibi unsurlardan temizlendiği iddia edilen(!) Türk/lük kavramına hayat vermekle mümkün olabilecek bir şeydir!
Bu düşünce yapısına göre, küresel/global güçlere nasıl bir Türk olduğumuzu göstermenin zamanı çoktan gelip geçmiştir!..
Ve bizi idare eden zihniyete/sisteme/siyasal erke başkaldırmak sadece Türklüğümüzü ilan etmekle mümkündür!
Türkiye’de yaşayan Türkler olarak kabul etmek gerekir ki Türklük, bizim varlık sebebimizdir!
Çünkü ne kadar Türk isek o kadar Müslümanızdır!
Herkes bilmelidir ki, Müslüman olduğunu ilan eden, ayrıca Türklüğünü iddia etmekle de mükelleftir!
Sebebi bellidir; her Müslüman Türk’tür, her Türk zaten Müslüman’dır!
Ve Türk olmayan Müslüman olamaz!
Yine kabul etmek zorunda bırakılıyoruz ki küfre karşı, inkâra karşı; tüm dünya egemenliğine, sultasına karşı olmak, iman etmek, Müslümanlığımızı iddia etmek Türklüğümüzün derecesine bağlıdır!
Artık, kim ne söylerse söylesin; bir Arap, bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Japon, bir İtalyan Türk olmadan asla Müslüman olamaz!
İstiklal Marşı da Kur’an’ın, özellikle Fatiha suresinin tefsiridir!
Kur’an okumak isteyenler İstiklal marşı metnine göz atsınlar yeter!
Malum dizelerde Mü’min olmanın, pardon(!), gerçek Türk olmanın özellikleri, içinde Türk kavramı geçmese de bir bir anlatılmıştır! İstiklal harbi ve marşı Türk milletinin vicdanının tezahürüdür!
O, yeni bir çağın başlangıcıdır!
Ve Türkiye yeni bir hareketin üssüdür, İstiklal marşı bu hareketin amentüsüdür!
İstiklal marşı hayatımıza yeniden yön verecek vazgeçilmez bir metindir!
Bütün bunlardan sonra, artık İran bizi ilgilendirmez!
Artık Irak da bizi ilgilendirmez!
Afganistan ve özellikle Filistin bizim işimiz değildir!
Onlar önce Türk olsunlar, Türk olmayı bilsinler yeter!
Türk olsalardı sömürülmezlerdi, manda ve himaye altına girmezlerdi!
Sömürge olmayan, manda ve himaye altına girmeyen yegâne “Millet” Türklerdir çünkü!
Hem onların İstiklal marşı gibi bir metinleri de yok!
Biz ki Türkiye gibi bir hareket üssünün kadr ü kıymetini bilmeyip Türklüğümüzü haykıramamışız!
Ne işimiz olur ümmetle, dünya Müslümanlarının derdiyle!
Bize ne, orda, burda Müslümanlar katledilmiş; tehcire zorlanmış, istilaya maruz kalmış!
Onlar önce “Türk”lüklerini ilan etsinler!
Fazla mı abarttım?
Son çıkışlarla, bir yandan işi (Türklük) ta ruhlar âlemine kadar indirgeyen, devamla Hz. Âdem’e götüren, sonra Darun Nedve’de namaz kılmama refleksine yaslayan ve sonra yeni bir çağın başlangıcı olarak İstiklal harbini göstererek gel/git-leri oynayan; Müslüman/Mü’min kavramlarının hakkının verilmediği gerçeğinden hareketle, türedi ve içini sadece kendilerinin doldurduğu bir kavramla kavram anarşizmine neden olan birilerinin sözlerini alıntıladım sadece!
Bütün Müslümanları kendi düşünce ve kavram hiyerarşisine davet eden, icabet etmeyenleri de zımnen en hafifinden “öteki” durumuna getiren ve neredeyse “Siz sadece Müslümansınız ama Türk değilsiniz!” diyen birinin ve tabii ki onun düşün dünyasının müntesiplerinin dışavurumlarını yansıtmaya çalıştım olabildiğince!
Allah aşkına!
Bu kabullerin neresi tevhididir, neresi sahih İslam geleneğiyle bağdaşır haldedir?
Böyle bir kabulün neresi Hz. Peygamber’in tevhid mücadelesinde kendine yer bulmuştur?
Ey, akıllı uslu dostlar, Müslüman/Mü’min kardeşler!
Hiç sormak olmaz mı, Rabbimizin iman etmenin karşılığı olarak Kur’an’da yer verdiği, Ümmet-i Muhammed’in de asırlardır kendilerini nitelemekten şeref duyduğu Müslüman/Mü’min kavramlarının suyu mu çıktı, diye?!!
Varsın birileri o kavramları istismar etsin, varsın birileri malum kavramların içini boşaltsın!
Varsın birileri o kavramlara yaslanarak münafıkça davransın, kendileri bilirler!
Öyledir diye, zaten, onlarca yıldır birilerinin kendi siyasal ikballeri için bile isteye kullandıkları kavramları, üstelik çok da marifetmiş gibi iman etmenin karşılığı ve ifadesi olan kavramların yanına olmazsa olmazlara getirip ikame etmeye kimin, ne hakkı var?
Kimin ne hakkı var okuyup anlamak ve akabinde iman etmekle mükellef kılındığımız Kur’an metni dururken “İstiklâl Marşımızın hayatımızın yön verici metni olmasını istiyoruz!” sözlerini sarf etmeye?
Kimin ne hakkı var, Kur’an’ın tarif ettiği amentünün yerine bir başka amentüler ikame etmeye?
Zaten bir hercümercdir başımızı kaldıramıyoruz, bir eksiğimiz bu kavram anarşizmi mi kaldı, diye sormayalım mı?
Ey Ümmet-i Muhammed teyakkuzda olalım hep beraber!
Birileri, sanki var olanları yiyip yutmuşuz ve onlara dair sorumluluklarımızı yerine getirmişiz gibi, anlam ve kavram dünyamıza peygamberi gelenekle uyuşması söz konusu olmayan yeni kavramlar yüklemeye ve bizi o kavramlarla sorumlu tutmaya çalışıyor!
Hem de ne söylediğine, ne dediğine dikkat kesildiğimiz biri-leri!
Türkiye siyasetini ve hem de küresel siyaseti hakkınca yorumladığına inandığımız bizden biri-leri!
Ey Rabbimiz! Sen bizleri istikamet üzre kıl ve koru, haddi aşanlardan eyleme…
Sen bizi, senin bize verdiklerinle şükür sahibi kıl, nankörlerden kılma… |
|
|
|
|
Bir zaman Rabbi İbrahim’i bir takım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: "Ben seni insanlara önder yapacağım." İbrahim de, "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" demişti. Bunun üzerine Rabbi, "Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz" demişti.Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun." 2/124,125
|
|
Dahilerin yüzde biri hüner, yüzde doksan dokuzu da terdir. Thomas Edison
|
|
Samuel Huntignton’un "Medeniyetler Çatışması" isimli kitabı Vadi yayınlarınc yayımlanmıştır.
|
|