Sistemin Jakoben-Liberal çekişmesine sahne olacak 12 eylül referandumunda bakalım müslümanların tavrı ne olacak. Jakoben mi, Liberal mi yoksa mevzisini koruyan şahsiyet mi? Sizce hangisi olmalı?
|
|
uyanışa inşallah 04.06.2010 11:26:37
Filistin meselesinde müslümanların sergilediği kararlı,tuttuğunu koparan dik duruşun
başörtü zulmü,katsayı adaletsizliği
karşısında da sergilemeleri dileğiyle.saydıklarım bizi Filistin kadar acıtmaya devam ediyorsa eğer...
Tüm ziyaretci notları için
tıklayınız
> |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kenan Çamurcu |
Liberal fikirlerin 90’lı yıllarda İslami düşüncenin sınırlarını gevşettiğini inkar edemeyiz. o vakitler, Soğuk Savaş’tan çıkıldığına ve dünyada özgürlük rüzgarlarının esmeye başladığına ilişkin hayaller her düşünce çevresinin kendisini gözden geçirmesi lazım geldiğini zorluyordu.
Sovyetler Birliği’nin (reel sosyalizmin) çöktüğü şartlarda sosyalist soldaki özeleştirileri, kendini gözden geçirmekten ziyade, yenilgi psikolojisinin söylemi olarak kabul etmek gerekir. Bu bakımdan asıl İslami düşüncede yaşanan yenilik arayışlarına bakmak ilginç laboratuvar neticeleri verebilir.
İslamcılar, 90’lı yılların başında, Cumhurbaşkanı Özal’ın “demokratikleşme paketi”nin içini dolduran entelektüel birikime katkı sunmanın yanısıra İslamcılığın mirasını da elden geçirmeye koyuldular.
Totaliter devletin büyüsünün bozulduğu, katı devletçi ideolojinin geri püskürtüldüğü ve bununla eşzamanlı olarak da “İslam devleti” fikrinin eleştirildiği günlerdi.
Kuşkusuz “İslam devleti” fikri, totaliter ulus devletten etkilenmiş bir model olması itibariyle tenkit ediliyordu. Buna göre “İslam devleti”, modern ulus devlet aygıtının alınıp İslamileştirilmesinden ibaretti ve böyle olduğu için de ulus devletin yolaçtığı sorunları bu kez Müslümanlık adına yeniden üretecekti.
İslamileştirilmiş bir modern ulus devlet olarak “İslam devleti”, tıpkı kopya ettiği aslı gibi, tepeden inmeciydi, totaliterdi, devlete ideoloji belirliyor ve bu ideolojiye uygun olmayan farklılıkları yoksayıyordu, tektipçiydi, resmi ideolojisi İslamcılık veya İslamî kimlikti (bu da devlet aygıtını yönetenlerin beliryeceği bir kimlikti) ve bu kimlik tüm topluma egemen kılınacaktı.
Hatta “İslam devleti”, Müslümanlığın kendi içinde bile türdeş kimlik üretmekten yanaydı; mezhep, meşrep, eğilim, düşünce ve yorum gibi farklılıkların meydana getireceği çoğulculuğa tahammüllü değildi.
90’lı yıllarda bazı İslamcı entelektüeller, İslam’ın ilkelerine ve geleneğe aykırı bularak bu “İslam devleti”ne itiraz ettiler. Hz. Peygamber’in başında olduğu Medine İslam devletinin, modern ulus devletin kopyası olan “İslam devleti” ile hiçbir ilişkisinin olmadığını savundular.
Onlara göre, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra şehirdeki dinî, etnik ve toplumsal kesimleri esas alarak imzaladığı “Medine Vesikası” modeline bakılırsa İslam’ın öngördüğü toplumsal yapı özgürlükçü, kimliklerin serbestliği ve her toplumsal aidiyetin kendi benimsediği hukuka göre anlam kazanması temellerine oturuyordu.
Buna mukabil, modern ulus devleti İslamileştirmekte herhangi bir sakınca görmeyen “İslam devleti” fikrinin taraftarları, Medine Vesikası’nın İslam’ın tek yönetim modeli olarak savunulmasına karşı çıktılar. Medine Vesikası, Müminlerin henüz zayıf olduğu dönemde Medine’de yaptıkları bir uzlaşma anlaşmasıydı ve bu yönüyle devlet aygıtının organizasyonuna delil oluşturamazdı.
Medine Vesikası’nı İslami bir toplum için model alanlar, müminlerin zayıf olduğu bir sırada böyle bir anlaşma yapıldığı fikrine katılmadılar. Çünkü onlara göre Hz. Peygamber’le birlikte Müslümanların hicreti tamamlandıktan itibaren müminler Medine’nin psikolojik, askeri, toplumsal ve siyasi en güçlü topluluğu olmuştu. Dolayısıyla Müslümanların, siyasi gücü ellerinde bulundurmalarına rağmen Medine’nin dinî, etnik ve toplumsal farklılıklarını resmen tanıyarak hukuki düzeni bu çoğulculuk üzerine kurmaları elbette ki İslam siyaset düşüncesinin mirası içinde emsal alınacak bir sünnet olarak kabul edilebilirdi.
Tartışma henüz bitmiş değil ve diğer İslam ülkelerinde de aynen devam ediyor. İran’ın kendi modeli var, Malezya’nın da. Afganistan ise mücahitlerin hükümetini darbe ile deviren Taliban’la birlikte totaliter modeli tecrübe etti. Bu modelin İslam dünyasında makbul bulunduğu söylenemez.
Malezya’da etnik ve dinî farklılıklar kendi geleneklerine göre yaşayabiliyorlar. Bazı eyaletlerin İslami hükümlere göre, bazılarının çoklu hükümlere göre, kimilerinin de karma gelenek ve hükümlere göre idare edilmesinin aynı anda geçerli ve meşru olduğu bir model var Malezya’da. Alkollü içki de alınıp satılabiliyor, dinî hayat önünde hiçbir kısıtlama bulunmuyor, şer’i hükümlere tabi olmak isteyen de, istemeyen de serbestçe birarada yaşayabiliyor.
İran’da ise ülke İslamî hükümlere göre yönetiliyor. Ev ortamının mahremiyetine karışılmıyor ama alkollü içkilerin açıktan alınıp satılması yasak. Batılı tarzda eğlence mekanlarına (barlar, diskolar vs.) da izin verilmiyor. Bununla birlikte ülkedeki farklı İslami mezhepler ve dinî gruplar anayasada garanti altına alınmış özgürlüklerini kullanabiliyor ve kendi geleneklerinde serbest davranabiliyorlar. Medeni hukukta kendi geleneklerine bağlılar, dinî törenlerini serbestçe icra edebiliyor ve kimliklerini gizlemek zorunda kalmıyorlar. Ayrıca İran Parlamentosunda dinî ve etnik kimlikleriyle temsil edilebiliyorlar. Sünni bölgelerin milletvekilleri (Kürdistan, Türkmenistan, Belucistan) ve dinî azınlıkların (Hıristiyanlar, Yahudiler, Mecusiler) temsilcileri kendi kimlikleriyle Meclis’te görev yapıyorlar.
Bazı kesimler, İran modelinde sokakların da kamusal alan sayılması ve kadınların başlarını örtmelerinin dünyevi bir hüküm olarak uygulanmasını eleştiriyor. Kadınların başlarını örtmelerinin uhrevi ve ibadî bir gereklilik olduğunu düşünenler, buna uyulmadığında “hadler” bahsinde dünyevi bir ceza öngörülmemiş olmasından bunun yasal bir zorunluluk haline getirilemeyeceği sonucunu çıkarıyorlar. Ayrıca gayri Müslim azınlıkların da Müslüman kadınlarla aynı kurala uyma zorunluluğu kabul edilemez bulunuyor.
1996’da İstanbul’da düzenlediğimiz İslam Düşüncesi Konferansı’na davet ettiğim İran’ın önde gelen alimlerinden Ayetullah Sadık Laricani (mevcut Meclis Başkanı’nın ağabeyi), İran’daki uygulamanın şer’i dayanağını sorduğumda bu meselenin egemenlikle ilgili siyasi bir konu olduğunu ve İslam devletinin böyle bir karar verebileceğini söylemişti. İran’daki İslami hükümet, mümin kadınların başlarını örtmesini bireysel bir hüküm olmaktan çok, kamusal alanların kuralı olarak hem mümin kadınlara, hem de gayri müslim kadınlara uygulayabiliyor. Gayri müslim kadınlarla ilgili önemli ayrıntı şudur ki, İran hükümeti, örtünme emrinin Kitab-ı Mukaddes’te de geçiyor olmasına ve dini otoritelerin verdiği fetvaya dayandırıyor bu kuralı.
Ama İran’da örtünmeyen kadına uygulanacak herhangi bir ceza yok. Mesele İslami ıstılahla söylersek tedip çerçevesinde emr-i maruf ve nehy-i münkerin sahasında geçiyor. Bazı haberlerde bu sebeple gözaltına alınan kadınlardan bahsedildiğinde bunun örtünmeyen kadının bu gerekçeyle gözaltına alındığı anlamına gelmediğini, bir kadına örtüsü(süzlüğü) nedeniyle ikazda bulunan kadın polise hakaret veya mukavemet edilmesinin polisiye olayların meydana gelmesine sebep olduğunu hatırlatalım. Fakat polisin bu gerekçeyi (mukavemet ve hakaret) suistimal ettiği yönündeki değerlendirmeleri de gözardı etmemek gerekir.
Türkiye seyahatinde İstanbul’da, içinde bendenizin de olduğu dışpolitika yazarlarıyla kahvaltıda biraraya gelen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, bu meseleyle ilgili olarak polisin münferit ve maksadı aşan bazı müdahalelerinin genelleştirilmemesi gerektiğini, bu gibi olayların üzerine gittiklerini ve kimseyi huzursuz etmek niyetinde olmadıklarını söylemişti. Ayrıca kadınların sokakta da başlarını örtmelerinin, İran’da yaygın bir talep olduğunu ve eğer demokraside halkın talebine kulak vermek meşruysa seçilmiş bir hükümet olarak kendilerinin de buna uygun davranmalarında sorun görülmemesi gerektiğini hatırlatmıştı.
Bu tartışmada ana eksen, öyle görünüyor ki, bir din olarak İslam’ın toplumsal işlerin görülmesine ve toplum organizasyonuna nasıl baktığı meselesidir.
Bir görüşe göre din, toplumsal yaşayışla ilgilidir ve gönüllü kabule dayanır. Dini kabul edenler, ahiret sorumluluğuyla onun talimatlarına bu dünyada uyar, bireysel ve sosyal hayatlarını da dine göre düzenlerler. Bu yönüyle din, esas itibariyle fert ve cemaat halindeki mümin topluluğuyla ilgilidir ve Kur’an’ın tüzel kişilik olan devlet veya siyasi rejime yönelik bir hitabı yoktur. Müminler cemaati, kendi organizasyonlarını inançlarına göre yapmakla zaten toplumsal düzenlerini dinlerine göre kurmuş olacaklarından dinin ayrıca bu sahada söz söylemesine hacet kalmamaktadır. Böyle bir toplumda dini kabul etmeyenlerin ise bu organizasyona uyma mecburiyetleri yoktur. Hal böyle olunca, ulus devletin totaliter anlayışı İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Başka bir görüşe göre ise Müslüman bir toplumda müminler, dinin uhrevi ve dünyevi hükümlerine uymakla yükümlüdürler. Kur’an’da bireysel ve toplumsal müminliğin gereği olarak zikredilen ahkâmı uygulamak, geçmişte nasıl imamın görevi idiyse bugün aynı mesuliyet ve yetki devlet aygıtına aittir. Müslüman bir toplumda mümin olmayanlar ise özel hayatlarında kendi tercihlerine göre davranabilecekken kamusal alanlarda Müslüman çoğunluğun âdetlerine saygılı olmak ve riayet etmek zorundadırlar.
Burada cevaplanması gereken bazı sorular var:
İslam, kendi hükümlerinin, her türlü dinî ve kültürel farklılığı yoksayarak tüm topluma kayıtsız şartsız aynı şekilde uygulanmasını mı istiyor?
İslam, tebliğ esasına dayalı ama inanç dayatmayan, kendi iman anlayışını kabul edenleri bir kategori olarak kabul ettikten sonra diğerlerini kendi inanç ve yaşayışlarında serbest bırakan bir dinse, modern ulus devleti kopya eden “İslam devleti”, hangi dinî dayanaklara göre toplumun tamamını türdeş varsayabiliyor ve siyasi rejimi bu varsayım üzerine kurabiliyor?
Bir de devlet aygıtıyla ilgili çok önemli bir sorumuz var:
Kur’an’da kamusal alana ilişkin düzenlemeler sayılabilecek muamelata yönelik hükümlerin hitap üslubu (mesela: “ey müminler”) gerçek kişi olarak geçiyorken buradan “devlet” adı verilen tüzel kişiliğin sorumluluklarına ilişkin sonuçlar çıkarmak mümkün müdür? Ya da İslam siyaset düşüncesindeki “imam”ın karşılığı bugünkü “modern devlet” midir?
Eğer bu konuların içtihadın alanında yeraldığı ve bugün herhangi bir devlet organizasyonu modelini emsal alarak dinin modeli geliştirildiğinde bunun içtihad hakkını kullanmak olduğu söylenirse meselenin fıkıh usulü ile değil, kelamla alakasına dair bazı hatırlatmalarda bulunabiliriz.
Konuyu fıkıhla veya fıkıh usulü ile değil, kelam disipliniyle ilişkilendirmemizin sebebi, meselenin usüle ve şekle değil, esasa ve mahiyete ilişkin felsefi bir konu olmasındandır. Öncelikle kelam disiplininin ilgi alanına giren mahiyet, esas, hikmet, felsefe ve dünyagörüşü bâbında meselenin çerçevesi çizilip tarifler yapılmadan fıkıhtan veya fıkıh usülünden çözüm arayışına koyulmak, Müslüman zihni, modern ulus devletin felsefi temellerini ve oluştuğu tarihsel tecrübeyi görmezden gelip şeklini İslam’a uyarlamaya sevkedebilir.
Tıpkı demokrasi bahsinde yapıldığı gibi!
Seküler aklın bulabildiği en ileri mutabakat ve uzlaşma formülünü kendi tarihsel tecrübe havzasından ve felsefi temellerinden koparıp alarak şekle indirgeyip o şeklin İslam’la çatışmadığını öne süren safdil yaklaşımlar ile modern ulus devletin felsefi temellerine ve tarihsel tecrübesine aldırış etmeksizin onu İslamileştirerek “İslam devleti” üreten zihnin yaptığı hata arasında fark yoktur.
Ama meselenin şekle, surete ve usüle dair yönünden önce mahiyete, muhtevaya ve esasa dair tarafına bakarak yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını aramak icap eder: Kur’an hükümleri tüzel kişiliğe mi, yoksa gerçek kişilere mi hitap ediyor?
Bu sorunun önemi, “devlet” adını verdiğimiz aygıtın İslam siyaset düşüncesinin temel ilkelerine ve geleneğe göre anlamını bulmamızı sağlayacak olmasından geliyor.
Modern dönemlerin düşünce temelleri, modern hayat, modern ulus devlet vs. gibi konu başlıklarına hep İslamileştirme nazarıyla bakıldığı gibi, modernliğin ve modernitenin eleştirilerinin de post-modernizmin İslamileştirilmesi suretiyle yapıldığını hatırlarsak, “İslam devleti” düşüncesinin dinin sahih geleneği, ilkeleri ve dayanakları bakımından değerlendirilmesinin yolu, galiba, “devlet” adındaki kollektif ve soyut varlığın dinî hükümleri hayata geçirmekle yükümlü olması meselesini tartışmaktan geçiyor. Eğer bu soruya olumsuz cevap veriyor ve dinî ahkâmın gerçek kişilere hitap ettiğini düşünüyorsak buradan siyasi rejimin niteliğiyle ilgili ilginç sonuçlar çıkartabiliriz.
İranlı düşünür Abdulkerim Suruş, Türkiye’deki konferanslarından birinde, dinin soluduğumuz hava gibi olduğunu ve o havanın, görünmeksizin herşeye sindiğini söylemişti. Dolayısıyla toplumsal kurumlar, siyasi rejim, ekonomi vs. Müslüman toplumda İslami havanın herşeydeki tezahürleri gibidir ve bu görünmez varlığı tarif ve kategorize edip surete büründürme çabası modern ulus devletin totaliter modelinden başka bir sonuca varmaz. Oysa Kur’an’ın hükümlerine muhatap olan gerçek kişiler (müminler) yaptıkları herşeyi dinlerine uygun yapma duyarlılığında olacaklarından toplumsal işlerinin organizasyonunu da yine bu hassasiyetle icra edeceklerdir. Bu doğal durumu kabul etmek yerine, mümin cemaatin dışından bir organizasyon modeli dayatarak müminleri o modele (hem de geleneğe aykırı bir modele) uymaya mecbur etmek o nedenle dinin tarihsel tecrübesinde şahit olunmayan menfi neticelere meydan verebilecektir.
Kuşkusuz ilginç bir tartışma ve İslam siyaset düşüncesinin açılımları için bu tartışmayı derinleştirerek sürdürmekte sonsuz yarar var.
Ajans5.com
|
|
|
|
|
|
Hayırlı olsun...
Bakalaım bu tartışmaya katılan olacak mı?
Hazır elimizde demokratik olduğu söylenen(Profan zihniyetin mamulu olması kimin umurunda?) bir yönetim biçimi ve onu ıslah etmek varken niye eskilere,tarihin gerisine gidelim, değil mi?
Hz.Muhammed’in fiili uygulamasından,o döneme mahsus kavramlarla yönetim biçiminin tarifine koyulmak çağdaş ve modern olduğunu söyleyen insanın işi olabilir mi?
Hem küresel hegemonya demokrasiyi zorla da olsa bize dayatmışken arayış neden?
Böyle iyiyiz üstat be,dokunma keyfimize(!)...
|
|
|
|
|
MALESEF İYİYİZ TV LERİ KOKMUŞ, KOKUŞMUŞ DİN..! ADAMLARI İSTİLA ETMİŞ CİN LERDEN İSA (as) DAN BAHSEDEREK DERİNLİKSİZ GÜNDEMLER OLUŞTURURKEN BU TÜR KONULAR AŞAR GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANINI..!
BENCEDE, DOKUNMAYIN MÜSLÜMANIMA...!
|
|
|
|
|
islam ALLAH IN insanların daha mutlu yaşamalarını sağlamak için öngördüğü bir yaşam tarzıdır.TÜM İNSANLARIN....Yaradan bilmez mi diyor kitabımız.sözü edilen kanunları koyan zaten insanları vareden Varlık!!!durum bu iken Allah ın koyduğu kuralların insanların yaşantısını düzenleyemeyeceği konusunda herhangi bir şüpheye varmak ne saçmalık!!!yahut Allah ın yalnızca inananların yaşantısını en ideal boyuta ulaşmasını isterken diğer insanları bunun dışında tuttuğunu mu düşünüyorsunuz?
Siz Allah ın kullarını onların asıl SAHİBİNDEN daha fazla mı önemsiyor sunuz?
’’ONLAR ALLAH IN KADRİNİ HAKKIYLA TAKDİR EDEMEDİLER’’AYET-İ KERİME
|
|
|
|
|
yukarda eksik bişeyler kaldı...Allah bu dini kemale erdirmiş,ve tüm insanlık için onların birlikte huzur içinde yaşayacağı bir düzen olarak emretmiştir.kimse içgüzarlık yapıp bu dini güya çözümlemeye,daha yaşanabilir!!! hale getirmeye kalkmasın,o zaten mükemmeldir,onu bize EMREDEN GİBİ....RABİA SİVAS
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir zaman Rabbi İbrahim’i bir takım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: "Ben seni insanlara önder yapacağım." İbrahim de, "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" demişti. Bunun üzerine Rabbi, "Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz" demişti.Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun." 2/124,125
|
|
Dahilerin yüzde biri hüner, yüzde doksan dokuzu da terdir. Thomas Edison
|
|
Samuel Huntignton’un "Medeniyetler Çatışması" isimli kitabı Vadi yayınlarınc yayımlanmıştır.
|
|