::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




RESUL - SÜNNET
Gön:"deniz"
Yüce Allah elçileri vasıtasıyla, insanları karanlıktan aydınlığa ulaştırmak ve uymakla kurtulacakları bir din göndermiştir. Bunu bir kerede değil peyderpey indirmiştir. Ondan sonra gelen müminler açısından, amel noktasında bir ihtiyaçla karşılaşılmaktadır. Amellerin neye göre ve nasıl olacağı ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kuran-ı Kerim bir kavl’dır, ahsan’ül-hadis (en güzel söz)’tır. Namaz, hac ve diğer ibadetlerin nasıl ifa edileceğine dair her şey Kuran’da açıklanmamıştır. İşte burada dini yaşarken ve şahitliğini yaparken Kuran’ın ‘kendisinde örneklik olduğunu’ belirttiği (33/21) Resul (a.s)’ün rehberliğine ihtiyaç hissedilmektedir.

Yüce Allah din olarak Kur’an’ı göndermiştir. Kur’an’ın pratize edilmesinde Resul (a.s)’ün örnekliğinin doğru şekilde anlaşılması önemlidir. Kur’an-ı Kerim bir sözdür. Pratiklerin nasıl yapılacağına dair bütün detayları içermediğine göre, yüce Allah’ın indirmiş olduğu Kitabı/Sözü pratize etme yetki ve sorumluluğu, doğal olarak vahyin ilk muhatabı olan Allah Resulünde olacaktır.

Kitaptan sorumlu tutulma, bilinen bir gerçektir. Hem elçilerin hem de gönderildikleri toplumların hesaba çekileceği hususlardan biri olduğu, yüce Allah tarafından bildirilmektedir (7/6). Peygamberlerin daha önce kendilerine vahyin indirileceğini bilmeyen, vahiy indikten sonra o vahyi yaşamak sorumluluğu olan, Allah’ın kulları ve elçileri olduğunu kitap bildirmektedir. ‘Ben ancak bana vahyedilene uyarım’ ya da ‘sana vahyedilene uy’ (7/203, 10/15,109, 20/38,33/2, 38/70, 46/9) mealindeki ayeti kerimelerden, peygamberlerin de yüce Allah’tan aldıkları vahye bağlı oldukları, onu uygulamakla yükümlü oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

Vahyi alan peygamberlerin, vahyi pratize etme ve kendi toplumlarına gösterme sorumlulukları vardır. Bu çerçevede peygamberlere itaat olgusu devreye giriyor. Peygamberler yüce Allah’tan aldıkları vahyi uygulamak, diğer müminler de onlara itaat etmekle yükümlüdürler. Bu da ilahi bir emirdir. Peygamberlere itaat Allah’a itaat anlamına geliyor.

Peygamberler bağımsız teşri kaynağı değillerdi. Yüce Allah’tan aldıkları vahye göre yaşamak zorundaydılar. Bu yaşayışları, sünnetleri vahyin şahitliği oluyordu. Son peygamber Muhammed (a.s) açısından düşünülecek olursa, onun sünneti Kur’an’ın uygulamasıdır. Vahiy ve pratik birbirinin zıddı iki olgu değildir. Birisi söz, diğeri pratik ve şahitliktir.

Sünnet Kur’an’a aykırı olamaz. Aykırı düştüğü yerde Peygamberden olmadığı bilinmelidir. Peygamber (a.s)’ın Kur’an’a rağmen uygulamada bulunamayacağı bilinmektedir. Sünnetin tespitinde temel ölçü Kur’an olmalıdır. Çünkü sünnet kaynağını ve bağlayıcılığını Kur’an’dan almaktadır. Kur’an’ı merkeze aldıktan sonra, Peygamber (a.s)’ın sünnetinin bugüne ulaştırılmasında önemli bir yeri olan tarihi malzemeden (siyer, hadis, tefsir, tarih vb.) daha sağlıklı istifade edilebilir.

Peygamber (a.s)’ın uygulaması olan sünnet, Kur’an’ın pratize edilmesi, yaşamlaştırılmasıdır. Bu çerçevede Peygamber (a.s) din koyucu değil, din koyucu olan Allah’tan aldığı dini uygulayandır. Çünkü tek ilah yüce Allah’dır. Bu da, “La ilahe illallah”’sözünde anlam bulmaktadır. Tek ilah olan yüce Allah, yegane din koyucudur da. O, dini seçtiği elçilerine vahyeder, onlar da bunu hem hayata geçirmek suretiyle örneklik yaparlar hem de mesajı aynen insanlara iletirler. Çünkü peygamberlerin görevi, sadece tebliğ değil aynı zamanda hikmeti talim/öğretim ve tezkiye/arındırmadır da. Birçok ayeti kerimede bu gerçek açıkça dile getirilmektedir. Kendi toplumlarını eğitmek ve rehberlik etmek şeklindeki uygulamaları, yani ‘mütevatir amel’ bağlayıcıdır.

"Andolsun ki, Allah, mü’minlere büyük lütufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi" (3. Al-i İmran:164).

Peygamber (a.s)’ın uygulamaları evrensel olan ile belli dönem ve şartlarla mukayyet olanlar arasında fark vardır. Haliyle evrensel olan (namazın kılınış şekli, hac, oruç vb.) alanındaki uygulamalar belli bir zaman ve mekana bağlı olmadığından bağlayıcı olmaktadır. Diğerleri ise mantık ve usul itibariyle örneklik teşkil edecektir.

Kur’an ve sünnet ilişkisine gelince:

Yukarda da işaret edildiği üzere ashap açısından herhangi bir karışıklık söz konusu değildi. Onlar açısından Allah’tan gelen ile Resul’den geleni karıştırmak ve farklı tasavvurlara sahip olmak gibi bir sorun yoktu. Herhangi bir soruları olmuşsa, sorup cevabını almışlardır. Daha sonraki zaman dilimlerinde ortaya çıkan sorunlar karşısında nasıl bir yöntemin takip edilmesi gerektiği sorusu, beraberinde tartışmaları da getirmiştir. Bu çalışma, geçmiş tartışmalara girmek gibi bir amaç güdülmediğinden, sadece bazı konulara değinmek ve nihayet olarak nasıl bir anlayışa sahip olunması gerektiği sorusuna cevap mahiyetinde olacaktır.

Temel bir yöntem olarak bütün meselelerde olduğu gibi, sünnet konusunda da Kuran eksen alındığı zaman doğru bir yaklaşım benimsenmiş olacaktır. Kuran’da Kuran’ın nasıl işlendiği ve nasıl yaklaşılması gerektiği sorusuna cevap arandığı gibi, aynı yöntem Resul (a.s) için de uygulanacaktır. Bu yöntemle Kuran’ın Resul’ü (a.s) ve Risaleti nasıl tanıttığı ve nasıl yaklaşılması gerektiği de anlaşılmış olacaktır.

"O’dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. Oysa onlar, önceden açık bir sapıklık içinde idiler" (62. Cuma:2) Ayeti kerimede Resul (a.s)’ın çok yönlü misyonu ifade edilmektedir.

İlahi vahyin yaşamlaştırması sırasında peygamber (a.s) defalarca uyarılmıştır. Örneğin Abese Suresi’nin ilk ayetlerinde anlatılan olay bu konunun somut bir örneğidir: "Surat astı ve döndü; Kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o arınacak. Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, saygılı olarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun" (80. Abese:1-10). Yine Peygamber (a.s)’ın Tahrim Suresi’nde helal olan şeyi kendisine haram kılması (66/1) veya Tevbe Suresi’nde (9/43, 86) savaşa gitmek isteyenlere izin vermesi gibi tavırlarından dolayı ikaz edildiği bilinmektedir. Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından uzaklaştırmaması (6/92), kendisine gelen ilimden sonra inkar edenlerin hevalarına uymaması (13/37) kendisinden istenmiştir.

Bu uyarı ve ikazlar aynı zamanda peygamber (a.s)’ın uygulamalarının, içtihatlarının vahyin kontrolünde ve gözetiminde gerçekleştiğini de göstermektir. Çünkü peygamberlerin yanlış yapması diğer insanların yanlış yapmalarına benzemez. Onlar yanlış yaptıkları zaman arkalarındaki müminler de aynı yanlışları yapacaklardır. Vahyin muheymin sıfatı burada devreye girerek, nebevi uygulamayı düzeltiyor. Uyarıdan sonra ortaya çıkan sonuç ve mütevatiren gelen uygulama bağlayıcıdır. Müminlerin buna uyması gerekir. Çünkü Yüce Allah’ın gözetiminde bir pratik gerçekleşiyor ve eğer düzeltilmemişse onandığı anlamına geliyor.

Resulullah (a.s)’ın Kuran’ın yazımı noktasında son derece büyük bir hassasiyet gösterdiği halde kendi sözlerinin yazılmasına müsaade etmediği bilinmektedir. Mutlak anlamda sorumlu olduğumuz bir husus olsaydı, Risaletin gereği olarak bunu bizzat Resul (a.s) yapacaktı. Yani bize ulaşması için yazdıracaktı.

Şimdi birkaç örnekle Resul ve Risaletin ashap tarafından nasıl anlaşıldığını ve O’na nasıl yaklaştıklarını görelim. Ashap Bedir Kuyuları meselesi gibi belli durumlarda Resul (a.s)’a soruyor;

-“Ya Resulullah bu senden mi? Allah’tan mı?” Resulullah’ın “bu bendendir” cevabı karşısında onlar da fikirlerini beyan etmekteydiler. Bu sorudan zihinlerde çok net bir ayırım olduğu anlaşılmaktadır.

Hiçbir zaman ashap açısından Resul’den gördükleri bir uygulamaya rağmen başka bir uygulama içerisinde oldukları görülmemiştir. Hiç bir mü’min erkek ve kadının Resulullah’tan geldiğine inandıkları halde, kabul etmemek gibi bir seçenekleri yoktur. Sorun gibi gözüken şeyler, sonraki zaman diliminde eklemlenen hususlardan veya ortaya konan yanlış yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Dini Allah’a halis kılarak yaşamak her duyarlı Müslümanın ödevidir.

2.1. Peygamberlerin Görevi

Peygamberlerin risalet ve şahitlik olmak üzere iki önemli görevi vardır.

Risalet, yüce Allah’tan alınan mesajın eksiltmeden ve artırmadan insanlara tebliğ edilmesidir. Yüce Allah, peygamber (a.s)’i vahye bir ekleme yapması veya ondan eksiltme yapması halinde cezalandıracağına dair uyarılarda bulunmuştur. Bir peygambere vahye müdahalede bulunması yakışmaz ve Peygamberler bunu yapmazlar da. İnsanlara yüce Allah (c.c.) tarafından gönderilen mesajı olduğu gibi onlara iletirler. Mesajı iletirken de insanlardan korkmamaları gerektiği emredilmiştir. Allah, Resullerini koruyacağını vaad etmiştir. Zaten Risalet, Yüce Allah’tan alınan mesajı olduğu gibi insanlara iletmektir.

“ Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır... ” (5.Maide:67)

Gayrisi iftira olur ki, bu da yüce Allah’ın cezalandıracağı ve Peygamberlerin yapmayacağı bir tavırdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayet vardır.

Şahitlik görevi ise, peygamberlerin yüce Allah’tan aldıkları dini yaşamlaştırma görev ve sorumluluğudur. Yüce Allah onlara vahiy indiriyor, onlar da bunu pratize ediyorlar. İnsanlar da peygamberlerde gördükleri bu uygulamaları esas almak suretiyle dini yaşamlaştırıyorlar. Bu çerçevede peygamberlere itaat etmek gerekir. Böylece Peygamberlerin bu şahitlikleri nesilden nesile aktarılmaktadır.

2.2. Peygamberlerin Beşeriliği

Peygamberlerin beşeriliği apaçık bir gerçekliktir. Peygamberler beşer olmaları hasebiyle ilahi özelliklerle donanmış değiller. İlahi olanı beşer düzeyinde uygularlar.

İnsanın insanı ilahlaştırmasının tarihi çok eskidir. İnsanlar zaman zaman kendi cinslerinden olan insanları ilahlaştırmışlar. Peygamberler de bundan nasiplerini almışlar. İsa Mesih (a.s) bunlardan biridir. Tevbe suresi 31. ayette vurgulanan İsrail oğullarının bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih (a.s)’ı rableştirmeleri bilinen bir örnektir.

Müminlerin yüce Allah’ın rububiyet ve uluhiyetinde tekliği hususunda imanlarında olabildiğince dikkatli olmaları gerekiyor. Bir kısım rivayetlerde, Peygamber (a.s)’ın arkadaşlarını bu hususta uyardığı da bilinmektedir. Kendisine “seyyiduna = efendimiz” diye hitap edildiğinde, “Bütün insanların efendisinin Allah olduğunu, kendisinin ise Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu” hatırlatmasını ya da bir meclise geldiğinde, insanlar ayağa kalkınca onları oturtması ve geçmiş ümmetlerde yaşanan yanlışlara düşme endişesinde olması, konunun hassasiyeti açısından önemli örneklerdir.

Peygamberler beşer olmaları hasebiyle gaybı bilmezler, ancak yüce Allah’ın bildirdiği kadarını bilirler. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda da çok örnek bulunmaktadır. Tek ilah Allah’tır. Onun ortağı yoktur. İlahi tüm vasıflar ona aittir. Hamdın tümü de onundur. Yüceltilmesi gereken, övülmesi gereken biri varsa o da Allah’dır. Peygamber (a.s)’ın büyük bir ahlak üzerinde olması da, yüce Allah’ın lutfüdür ve bundan dolayı O’na hamd edilmelidir. Peygamberlerin gaybı bilmediklerine dair, kitapta çok sayıda ayet yer almaktadır.

“De ki: "Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem, size ben meleğim de demiyorum.” Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum." De ki: "Körle gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?" (6. Enam:50) ya da "(Ey Muhammed), bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz. O halde sabret, sonuç korunanlarındır" (11. Hud:49).

Peygamber (a.s)’ın içtihatları da, beşerilikle ilgili bir konudur. Peygamber (a.s) içtihad yaptığında, eğer içtihadında bir yanılgı söz konusu ise yüce Allah tarafından uyarılmıştır. Bu da Peygamber (a.s)’ın içtihadının diğer insanlarınkine benzemediğini, onun içtihadının test edilmiş bir içtihad olduğunu göstermektedir.

Toparlanacak olursa;

Kur’an’ın ve sünnetin kaynaklığı meselesi kısaca şöyle özetlenebilir: Din yüce Rab’den indirilendir. Bu indirilen mesaj mübin/apaçık, mufassal/detaylı, müfesser/tefsir edilmiş, müyesser/kolaylaştırılmış ve tebyin/açıklanmış bir mesajdır. Yüce Allah bu mesajı insanlığa göndermiştir. İnsanlara düşen sorumluluk bu mesaj çerçevesinde bir yaşam oluşturmaktır. Tabii olarak gelen mesaj sözdür, kavldır, hadistir. Onun pratize edilme ihtiyacı vardır. Bunu da Rasulullah Muhammed (a.s) yapmıştır. Ortaya konan bu pratiklik/sünnet Kur’an’dan bağımsız bir kaynak değil, yüce Rab’den gelen mesajın yaşamlaştırılmasıdır. Onun şahitliğinin yapılmasıdır. Bu nedenle Peygamber (a.s)’ın uygulamaları dinde bağımsız bir kaynak olarak değerlendirilemez. Peygamber (a.s) de, yüce Allah (cc)’dan gelen vahiyle kayıtlıdır. O da onu yaşamak zorundadır. Yüce Rab’den gelen vahye uymak zorunda olduğunu bildiren çok sayıda ayet mevcuttur. ‘Birinci kaynak Kur’an, ikinci kaynak sünnet’ yaklaşımı yerine, sünnet Kur’an’ın uygulaması, şahitliği olarak kabul edilmelidir. Bu yaklaşımla örnek alınmalıdır.

Burada şu hususa dikkat çekmekte yarar vardır. Geleneksel olarak sıralan Kuran, sünnet, icma, kıyas gibi... kaynaklar dinin değil, şeriatın kaynaklarıdırlar. Geleneksel olarak yapılan sıralama, hüküm çıkarmada nasıl bir yöntem izlendiğini ifade etmek amacıyladır. Yaygın olarak bu dördü ifade edilmekle birlikte, örf, mesalihi mürsele ve istihsan gibi başka unsurlar da zikredilmiştir. Bütün bunlar alimlerin hüküm çıkarırken nasıl bir yöntem izlediklerini ifade etmektedir. Din ise yüce Allah katından nazil olandır.


YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı



Bu Dosyadaki Diğer Yazılar
HADİS ÜZERİNE    R. İhsan ELİAÇIK
KUR’AN-SÜNNET İLİŞKİSİ    Ercümend ÖZKAN.
MUHAMMEDİ ÖZLEMEK    Mehmed DURMUŞ
MÜTEVATİR HADİS VAR MIDIR ?    Prof. Dr. Hayri KIRBAŞOĞLU.
MEVZU ( UYDURMA HADİSLER )    Fikret ŞANLIBABA
TEFSİR KİTAPLARINDA BAZI ZAAFLAR    Hikmet ZEYVELİ
GAYBL İHBAR EDEN RİVAYETLER ÜZERİNE    Hikmet Zeyveli
GAYBI KİM BİLİR?    Hikmet ZEYVELİ
VAHYİ GAYRİ METLÜV HANGİ ASL’A DAYANMAKTADIR?    Mehmed Durmuş
KURAN’IN İSLAM ÖĞRETİSİNE RIZA GÖSTERMEYEN ÇEŞİTLİ FERT VE TOPLULUKLAR    Gön:Zeynep Coşkun
PROF. DR. HAYRİ KIRBAŞOĞLU İLE HADİS KRİTİĞİ ÜZERİNE    Gön:"deniz"
KUDSÎ HADÎSLER    Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu
KUR’AN DIŞI VAHİY ÜZERİNE    Gön:Selim Irmak
MEZHEB VE MEZHEBLER    Gön:Zeynep Coşkun
MÜTEVATİR VE AHAD HADİS NEDİR    Ali Aksoy
RESUL GERÇEĞİ    Gön:"deniz"
SÜNNET VE HADİS ANLAYIŞI    Erhan Aktaş
KORUNAN KUR’AN’A RAĞMEN SAPMALAR VE SEBEPLERİ    Gön:Selim Irmak
RİVAYET    Gön:"deniz"
RİSALET VE SÜNNET    ALINTI
HADİS VE SÜNNET KONUSUNDA YANILGILAR    Bülent Şahin ERDEĞER
SÜNNET DOĞRU ANLAŞILIYOR MU?    Hamza TÜRKMEN
::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003755736

iletişim : editor@kimokur.com