::Haftanın Gündemi
Allah islam ümmetine iman, akıl, ahlak, imkan ve sonunda da nice gerçek bayramlar nasip eder inşallah. İyi bayramlar.

::Ziyaretci Defteri
Tebrik ederiz
10.11.2020 17:19:55

Tebrik ederiz

İmtek Mühendislik

Merhaba Web Siteniz hem içerik yönünden hemde tasarım yönünden çok güzel olmuş. Başarılar dileriz.


Tüm ziyaretci notları için tıklayınız >
::Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre



::Arama
Aramak istediğiniz ifadeyi metin kutusuna giriniz ve bir kategori seçtikten sonra ARA butonuna tıklayınız.




VAHYİ GAYRİ METLÜV HANGİ ASL’A DAYANMAKTADIR?
Mehmed Durmuş
Muhterem M. Said Çekmegil Beyefendi, dergimizin Ekim - 1996 sayısında benim, vahyi gayri metlüv ile ilgili kanaatime katılmadığım ortaya koyan itirazî bir yazı lutfetmişlerdi. öncelikle üstadın, görüşlerine katılmasak da, yazısındaki nazik ve seviyeli üslöbundan dolayı teşekkür etmek istiyorum. Ve bu üslubun, bütün ilmî tartışma taraftarlarınca örnek ittihaz edilmesini temenni ediyorum.

Öyle anlaşılıyor ki, sayın Çekmeğin kendi deyişiyle, yoğun çalışmaları arasında, kendisini böyle bir yazı yazmaya iten sebep, bizim, vahyi gayri metlüvle ilgili "tamamen asılsız bir varsayım" şeklindeki ifademiz olmuş. Eğer, "katılmıyorum" deseydi bir şey denmeyebilîrdi" diyor sayın Çekmegil.

Biz, Allah Rasulü’ne Kur’an’dan başka bir vahiy daha geldiği inancına, "asılsız bir varsayım" demekle zaten kendi kanaatimizi izhar etmiş oluyoruz. Yani amacımız zaten katılmadığımızı belirtmektir. Yoksa hiç kim-seye düşüncelerimizi dayatmak gibi bir niyetimiz hiç olmamıştır. Bu iddia sonuçta bize aittir, kimse paylaşmak zorunda değildir. Kaldı ki, her cümlemizin basma "benim kanaatime göre...", "görüşüm odur ki" gibi bir şerh eklememiz gerekmez kanısındayım.

Diğer taraftan, sayın Çekmegil’in ileri sürdüğü gibi, böyle bir kanaate, ilmî hiçbir etüd yapmadan ansızın ulaşmış olmadığımız gibi, - zaten bu sadece bizim kanaatimiz de değildir - "kardeşlerimize yerli yersiz yüklenme" gibi bir niyetimiz de hiç olmamıştır. Amacımız, dinimiz islam’ın doğru anlaşılması uğrunda vüs’atimiz oranında hizmetkar olmaktan başka birşey değildir. Kaldı ki muhterem Çekmegil’in kendisi de, yazdığı birçok kitapla birçok insanı gücendirmiş (!), kendisinin mezhepsizlik, sünnet inkarcılığı gibi ithamlarla suçlanmasına neden olmuştu! Oysa biz biliyorduk ki, onun amacı böyle değildi, kardeşlerine yüklenmeyi de amaçlamıyordu.

Biz bu yazıda vahyi gayri metlüvün varlığına delil olarak sunulan bazı öncülleri tartışıp, bunların algılanışındaki yanılgıya dikkat çekmeye çalışacağız. Bunun için ilk önce, vahyi gayri metlüvden ne anlaşıldığım ortaya koymaya gayret edeceğiz, arkasından, Necm suresi/ 3. ayetinin ne anlama geldiği üzerinde duracağız.

Vahyi Gayri Metlüv Nedir?

"Vahyi gayri metlüv" kavramını kabul edenler genelde vahyi iki kısma ayırmaktadırlar.

1) Vahyi metlüv: Tilavet edilen, okunan, yani Allah’dan Hz. Peygamber’e inzal edilen vahiy. Ki bunun Kur’an’dan başka bir şey olmadığı açıktır. Buna "vahyi celî" (açık, zahir vahiy) adını da vermişlerdir.

2) Vahyi gayri metlüv: Tilavet edilmeyen, okunmayan vahiy. Buna da vahyi hafî (gizli vahiy) demişlerdir. Bu durumda vahyi hafî ya da gayri metlüv, Kur’an olmamaktadır. Mesela kudsî hadis denen bir tür hadis (?) vahyi gayri metlüv cinsinden kabul edilmiştir.

Vahyi gayri metlüv derken kastedilen şey şudur:

Allah, Rasulü Hz. Muhammed’e Kur’an’ın dışında ikinci bir vahiy daha gönderiyordu ve O’na bazı haberleri bildiriyor, bazı sırları ifşa ediyor veya birtakım işleri şöyle şöyle yapmasını emrediyordu. Bu anlamda Rasulullah’ın, bu tür vahye istinaden söylemiş olduğu sözlere kudsî hadis dendiği gibi, işlediği fiiller de vahye müstenid olmuş oluyordu. Kısacası, kimine göre Rasullullah’ın bütün hayatı, kimine göre sadece dinî alandaki işleri vahye müsteniddir.

Sayın Çekmegil, "Rasulullah’ın söylediği her söz, yaptığı her iş vahye müsteniddir" görüşüne de; Kur’an dışı vahiy yoktur diyenlere de katılmamakta, ikisinin ortasında bir yol tutmaktadır.

Vahyi gayri metlüv mefhumu, öyle zannediyorum ki İmam Safî île birlikte güncelleşmiştir. Safî, sünnetin vahiy ürünü olduğuna inanmaktadır. O şöyle diyor:

"Ben, dininden, aklından ve ilminden razı olduğum birini işittim. Diyordu ki, (Rasulullah), mül’ane isteyen karı-koca ve benzeri konularda ancak Allahu Teala’nın emri île hüküm verdi. Allah O’na iki şekilde vahyetmiş olabilir: Birincisi, O’na indirilen ve insanlara okuduğu vahiydir, ikincisi ise, Allahu Teala’nın O’na şöyle şöyle yap diye emretmiş olduğu elçiliktir." (1)

Safî, bu görüşte olanların delilinin muhtemelen Nisa suresi 113. ayeti olduğunu zikreder. Daha sonra, Rasul’ün sünnetinin, Allah’ın, hikmetten O’na ilham ettikleri olabileceği üzerinde durur.

Bu anlayışın gereği olarak imam Safi, Rasulullah’ın haram kıldığı bir şeyin de Allah’ın izniyle kıyamete kadar haram olduğunu kabul eder(2) . Zira ona göre sünnet de sonuçta vahiydir.

İşin doğrusu biz vahyi gayri metlüv adı altında Allah Rasulü Hz. Muhammed’e (sav) Kur’an dışında bir başka vahiy geldiğine inanmıyoruz. Akşını iddia edenlerin bunu kanıtlamalarının mümkün olmadığı görüşünü taşıyoruz. Yalnız "Kur’an dışı vahiy" derken, arıya vahyedilmesi gibi Kur’anî hikmetlerin konumuzla doğrudan alakası olmadığım düşünüyoruz. Zira tartıştığımız sorun, arının fıtrat kodlarıyla alakalı bir vahiy değildir.

Şimdi, sadece Said Çekmegil Hoca’nın değil, daha başkalarının da yanlış algıladıklarına inandığımız, hatta kimilerinin ayeti tamamen mecraından saptırdığını düşündüğümüz Necm suresinin 3-4. ayetlerinin anlamı üzerinde duracağız. Böylece vahyi gayri metlüv’ün mukni kanıtı sanılan ayeti celilenin öyle olup olmadığım anlama imkanım elde etmiş olacağız.

Rasulün Okuduğu Şey, Vahyedilen Kur’an’dan Başka Birşey Değildir

Kur’an-ı Mübin’den anladığımıza göre Mekke putperestleri Hz. Muhammed’in "şair" (21/5; 37/36; 52/30; 69/ 41), "mecnun" (15/6; 68/51), "öğretilmiş mecnun" (44/ 14) ve "kahin" (52/29) olduğunu düşünüyorlardı. Allahu Teala değişik biçimlerde onların bu saçma yakıştırmalarına cevap veriyordu. Muhammed’e gelen ilmin şiir olmadığı, buna gerek de olmadığı gibi (36/69), kendisinin de bir şair, mecnun ve kahin olmadığını hatırlatıyordu (69/41-42; 68/2; 52/29).

Necm suresinin ilk ayetlerinde anlatılmak istenen de müşriklerin aynı saçma ve kindar iddialarına karşı bir cevaptan başka birşey değildir. Yani, Mekke putperestlerinin "Muhammed cinlendi, ona şiir öğretiliyor, o bir kahindir" gibi ithamlannın doğru olmadığı üzerinde durularak. O’nun kendi heva ve hevesiyle, kendi kalından birtakım şiirsel düzmeceleri, vahiydir diye arzetmediğini bildiriyor. O’nun Kur’an diye okuduğu şey doğrudan doğruya vahiydir. Biz ilk dört ayetin yorumunu şöyle anlıyoruz:

"İndiği/battığı zaman andolsun o yıldıza ki, arkadaşınız, yani içinizden biri olan, kendisini çok iyi tanıdığınız, kırk yıldır beraber yaşadığınız ve kendine ’emîn’ lakabını verecek kadar güvendiğiniz tanıdığınız Muhammed, kendisini daha önceden nasıl bilir idiyseniz hala öyledir! O, kendine vahiy geldi diye sapmış, azmış, ne dediğini bilmeyen, (haşa) saçmalayan birisi değildir. O, kendi hevasından, kendi arzularıyla, kendi kuruntularıyla konuşmuyor. O’nun size okuduğu ayetler, kendi yakıştırdığı sözler olmayıp Rabbi tarafından O’na inzal edilen vahiydir. Size okuduğu o ayetler Allah’ın kelamıdır, Kur’an’dır!".

Necm suresinin ilk inen surelerden olduğunu gözönünde tutarsak; putperestlerin, o güne kadar çok iyi tanıdıkları, kendisiyle bir alıp veremedikleri olmayan Muhammed (sav)’e, vahyin inzal süreciyle eş zamanlı olarak "mecnun", "şair" ve "kahin" dedikleri bir ortamda bu ayetlerle sözümona. "Muhammed vahiy dışı konuşmaz, söylediği her söz, yaptığı her iş vahye müsteniddir" anlamının kastedilmiş olmasının bir manası olamaz ama; "O size ayetleri hevasından söylemiyor, o Kur’an vahyedilmiş bir vahiydir" anlamını çok ama çok büyük bir manası olmalıdır! Zira bu anlam, fiilen mevcut bir tartışmaya cevap oluşturmaktadır.

Her ne kadar üstad Çekmegil. "doğru bulduğumuz görüşlerimize katılan ilim adamları, Necm suresinin 3. beyyinesine dayanarak muknî izahlar getiriyorlar" diyorsa da (3) biz de aynı ayetin tefsiri için baktığımızda bazı müfeskirierin bizim anladığımız manada muknî izahlar yaptıklarım görüyoruz.

Örneğin müfessir Taberî şöyle diyor: "Allahu Teala diyor ki, Muhammed bu Kur’an’ı hevasından konuşmuyor (yani o ancak vahyedilen bir vahiydir). Bu Kur’an diyor. Allah’ın kendisinden O’na vahyettiği bir vahiyden başkası değildir" (4).

Fahreddin Razi de ayetle ilgili çok geniş izahlar yapmakta ve tercihini şu yorumuyla bizim kastettiğimiz yönde kullanmaktadır: "Zira o, (Allah) Teala’nın sözüdür. Sanki Allahu Teala şöyle söylüyor: O Kur’an Muhammed’in kelamı, Muhammed’in nutku değil, o ancak bir vahiydir... O cinlenmedi, O’na cin dokunmadı, O bir kahin de değildir, "ve ma ğava": Yani O’nunla azgınlık (ğavayet) arasında bir alaka yoktur. O şair de değildir. Zira şairlere ancak azgınlar uyarlar. Bu durumda ayet müşriklerin, ’onun sözü kahinin sözüdür, şairin sözüdür’ tezlerini reddetmek için inmiş olur" (5).

Razi, bazı müfessirlerin peygamberin bütün sözlerini vahye dayalı olarak konuşmuş olduğu kanaatlerine bu ayette delil bulunmadığını da vurgulamaktadır. Zaten böyle bir iddianın Peygamber’in içtihat etmediği anlamına geleceğine, halbuki vakıanın bunun tam tersi istikamette olduğuna dikkat çekmektedir. Buna da tahrim olayı gibi bazı ictihadi kararlarını örnek vermektedir (6).

Abdurrahman ibnül Cevzi de tefsirinde, Peygamber’in hevasından konuşmadığı şeyin Kur’an olduğunu belirtmiştir (7). Kadı Beyzavî, Hazin ve Zemahşerî gibi müfessirler de burada sözkonusu edilenin Kur’an vahyi olması gerektiğine dikkat çekmişlerdir. Günümüz müfessirlerinden Prof. Dr. Süleyman Ateş de ayeti böyle anlayanlardandır (8).

Vahyi Gayri Metlüvü Mümkün Kılmayan Bazı Deliller

I- Allah, Kitabında "Zikr’i biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz" (15/9) buyurmuştur. Ayette kastedilen "ez-Zikr"in Kur’an olduğu açıktır. Allah, kitabını koruma taahhüdünde bulunmuştur. Bunun dışında, koruma vadinde bulunduğu bir başka kaynak görmüyoruz. Sayın Çekmegil kitabında, Kadı Beyzavî’nin ayetteki "ez-Zikr"in Kitap ve sünnet olduğu şeklindeki görüşüne yer vermişse de, sanıyorum burada bir yanlışlık var. Zira Beyzavî, 15/9. ayetin tefsirinde "zikrin Kur’an olduğu görüşünü işlemektedir (9). Hatta Hazin, İbni Abbas ve Nesefî tefsirlerinde de "zikr"in Kur’an olduğu açıklanmaktadır (10) Hazin ve Beyzavî, Allah’ın zikr’i tahrifden, ilave ve eksiltmeden, tağyir ve tebdilden korumayı vadettiği izahını getirmektedirler (11).

Kur’an’ın korunduğu ve nazım/metin itibariyle (müslümanların yorumları haricinde) noksansız olarak günümüze kadar geldiği açıktır. Oysa Kur’an’ın dışında korunmuş bir kaynak bilmiyoruz. Rasulullah’ın, kendi döneminde, sözlerini yazmaktan menettiği bilinmektedir. Ve bilinen kesin bir gerçek olarak, Rasulullah’ın sözleri tahrif, tağyir, tebdil edilmiş, zaten bu haliyle de O’nun hayatından yüzyıl sonra derlenmeye başlanmıştır. Bu tablonun içine "kudsî hadisler" denen sözde ilahî hadisler de dahildir!

Eğer Rasulullah’a vahiy hafî gelmiş olsaydı, bunları yazdırmamakla, korunmasını düşünmemekle Rasulullah’a, görevini ihmal etme zaafiyeti isnat edilebilirdi. Halbuki Allah risaletinden herhangi bir şeyi gizlemesi, duyurmaması halinde Allah’ın elçiliğini yapmamış olacağını duyurmaktadır (5/67). Allah’a karşı herhangi bir şey uydurması halinde ise Peygamberin can damarını koparırdık şeklindeki ilahi tehdidi ile Hz. Peygamber’in nasıl bir vazife ile tavzif edildiğine dikkat çekilmektedir (69/44-46).

Ezcümle, Hz. Peygamber’in söz ve fiîllerinin vahiy ürünü olduğunu söyleyip de bunların aynı zamanda korunmamış olduğunu düşünmek, vahyin korunmamış olduğunu söyleme anlamına gelir. Bu ise doğru değildir.

Allahu Teala Peygamberine "Sana ağır bir söz vahyedeceğiz" (73/5), "...Seni gönderdik ki sana vahyettiğimizi onlara okuyasın" (11/30) buyuruyor, İsra/88, 89. Şura/7, Bakara/2 gibi ayetlerde Kur’an’ın ne için gönderildiği ve Kur’an’ın önemi vurgulanmaktadır. Bu ayetlerdeki vurgudan, Peygamber’e vahyedilen şeyin yalnız Kur’an olduğunu anlamak mümkündür. Kur’an’ın nüzulü döneminde de inanan Kur’an’a inanmakta, reddeden Kur’an’ı reddetmektedir. Hz. Peygamberle Mekkelilerin arasını açan Kur’an’dı (10/16).

II- Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed aynı zamanda bir kul idi. O da bir beşerdi ve ancak kendisine vahyolunan Kur’an’a tabi olmaktaydı. Bu gerçek 6/50. ayette çok net bir biçimde ifade edilmektedir. Ayrıca bir başka ayette, müşriklerin Hz. Peygamber’e "Ya bu Kur’an’dan başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir" dediklerine yer verilir. O ise bunun mümkün olmadığını, zira ancak kendisine vahyolunana uyacağını söyleyerek cevap vermektedir (10/15).

Bir beşer olarak Peygamber (sav) de elbette kendi re’yi ile karar verme hürriyetine sahipti. O da içtihat yapardı. Kur’an’ı doğru bir biçimde hayata aktarıyordu. Kur’an zaten anlaşılır bir kitaptı. Hele de Elçi o kitabı anlamazsa kim anlayacaktı ki?! Bununla beraber, savaş, barış, esirler, ganimet, evlilik hayatı, miras gibi konularda içtihat etmesi, ashabı ile istişare etmesi gereken konular elbette olacaktı. Bu şahsi kararlarında yanıldığı an Allah O’nu düzeltiyordu. Bu anlamda Hz. Peygamber sürekli Allah’ın kontrolü altındaydı. Yani O’nun sünneti Allah’ın takririnden, onayından geçmekteydi.

Allahu Tealanın Peygamberini düzeltmesi yine Kur’an’da yer almıştır.

Bu şekilde düzeltmesine örnek olarak Tabük seferine katılmak istemeyen münafıklara izin vermesi (9/43);

Bedir esirierinden fidye alınması (8/67-68);

Rasulullah’ın eşlerinden gördüğü bir muamele sonucunda helal bir şeyi kendisine haram kılması (66/1);

Hz. Zeyneb’in Zeyd’den boşanmasından sonra onu nikahlamayı düşündüğü halde Hz. Peygamber’in, insanların levminden çekinerek açığa vurmaması (33/37);

A’ma bir kişinin gelmesine yüzünü ekşitmesi (80/1-10) gibi olayları gösterebiliriz.

Bütün bu olaylarda, bilahare ikaz edici olarak gelen Kur’an ayetlerinin üslubuna baktığımızda görüyoruz ki, Hz. Peygamber, sadece kendisine gelen Kur’an vahyine sahipti. O’nun da her insan gibi toplumsal, siyasi, askeri v.b. ilişkilerden edindiği birtakım tecrübeleri vardı. Toplumun örfünden tamamen soyutlanmış değildi. Örfün, şeriatla çatışmayan kısmını almakta beis görmüyordu. Vahiyden kazandığı nebevî kişilik ile bu tür tecrübeleri mezcettiği zaman elbette doğru kararlar verebilirdi. Yanlış kararları ise vahiy ile düzeltiliyordu.

Eğer ki Kur’an dışında bir ikinci vahiyle yönlendirilmiş olsaydı, yukarıda verdiğimiz örneklerde Allahu Teala vahiyle yönlendirdiği kulunu tekrar vahiyle düzeltmiş olurdu. Daha doğrusu, azarlamış, yerine göre sert ikazlarla tekdir etmiş olurdu ki böyle bir çelişkiyi Allah adına düşünmek bile mümkün değildir. Allah her türlü noksan sıfatlardan beridir.

III- Öte yandan Allah Rasulü, örnek edinmemiz gereken, dini kendisi gibi yaşamamız gereken bir kişiliktir. O’nda bizim için üsve-i hasene vardır. Biz sünneti de böyle anlıyoruz. Yani Rasulullah’ı Kur’an’ın pratiği, bir yaşayan Kur’an olarak değerlendiriyoruz. Fakat, kendisi Kur’an’ın dışında ikinci bir tür vahiyle sürekli kontrol edilen, desteklenen, yöneltilip/yönlendirilen bir Elçi’nin, nasıl "bizim gibi bir beşer" (18/110; 17/93) olduğu ve bizim O’nu nasıl örnek edinebileceğimiz sorusu, doğrusu sorulmaya değer bir sorudur. Kur’an hükümlerinden bizim de kendisi gibi sorumlu olduğumuz bir Elçi, bizden. hiçbir zaman gideremeyeceğimiz bir farkla avantajlı olursa, onu taklit etmemiz nasıl mümkün olabilir? Bu, peşin peşin Rabbimize karşı birtakım verili mazeretlerimizin bulunması anlamına gelir herhalde.

Çok iyi biliyoruz ki Hz. Peygamber de, "kendîsine vahyolunana uyduğunu" (10/15) duyuruyor. Biz de O’nun örnekliği eşliğinde O’na vahyolunana uymak durumundayız.

İsra suresinin 73-75. ayetlerinde hem Rasulullah’a vahyedilen vahyin bir tek (Kur’an) olduğu vurgulanmakta; hem de, O’nun müşriklerin telkininden neredeyse etkilenmek üzere olduğuna dikkat çekilerek, bir beşer olarak zaaflarının da bulunduğuna işaret edilmektedir. Ama Allah O’nu sebatkar kılmıştır da böylece sözkonusu tehlikeden kurtulmuştur.

IV- Peygamber bir postacı olmadığı gibi, bir makina da değildir. Kamuoyunda "mealci" olarak bilinen bir ekolün Peygamberi bir postacı olarak görmelerini şiddetle eleştiren bazı kişilerin, vahyi gayri metlüv varsayımını kesin bir inançla kabullenmeleri, peygamberi postacıdan da öte bir makina, bir robot seviyesine indirgemek değil de nedir? Zira, eşine söyleyeceği "karnım aç" sözünden tütün da, bir krala göndereceği davet mektubuna varıncaya kadar, hemen her sözü ve her davranışı vahye dayanan bir peygambere "postacı" konumu bile yakıştırılamaz. Halbuki O’nun da bir iradesi ve aklı mevcut idi ve Allah bunları O’na boş yere vermemişti.

Rasullullah’ın Uhud savaşma çıkarken "Medine içinde mi kalalım, dışanya mı çıkalım?" şekilli bir istişaresi dahi tek başına, vahyi gayri metlüvü olumsuzlayan bir örnektir. Rabbinden bir vahiy alsaydı ashabı ile neyi tartışacaktı ki?

Eşi Hz. Aişe’ye yapılan iftira (ifk) hadisesinde de aynı Peygamber’in, izdıraplı bir otuz gün beklemek zorunda kaldığını görüyoruz. En sonunda gelen bir vahyi metlüv ile (24/11-12) bu çirkin iftira herkesin gözünde aydınlanmıştı. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür.

Vahyi Gayri Metlüve Örnek Olarak Gösterilen Hadiseler

Tahrim olayı, kıblenin tahvili ve Rasulullah’ın Hz. Zeyneb’le evlenmesi gibi olaylar, yanlış yorumlar neticesinde vahyi gayri metlüv için örnek olarak gösterilmektedir.

Örneğin tahrim olayına baktığımızda görüyoruz ki, ilgili ayetteki (66/3) "Allah, (Peygamberi) o sırra vakıf kıldı" anlamındaki metin, "gizli bir vahiyle bildirdi" şeklinde anlaşılmak istenmektedir. Halbuki durum şöyledir:

Rasulullah (a.s.) bir hanımına bir sır veriyor. O hanımı, söz verdiği halde bu sırrı başka birine ifşa ediyor. Hz. Peygamber ise eşinin, sırrı tutamayıp yaydığını duyuyor. Muhtemelen bir ikinci eşi bu bilgiyi getiriyor. Rasulullah da birinci eşinin ayıbını yüzüne vuruyor; niçin sırrı ifşa ettiğini sorguluyor. Eşi ise, suçu açığa çıkan kişinin haleti ruhiyesi ile paniğe kapılıyor ve "bunu sana kim söyledi?" şeklinde sormak zorunda kalıyor. Rasulullah da o anda. verilebilecek en münasip cevabı veriyor:

"Alîm ve habîr olan (Allah) haber verdi" Rasulullah orada, kendisine bu haberi getiren ikinci eşinin adını verse onu zor durumda bırakırdı, ahlaki açıdan da doğru olmazdı. Böylesi ifadeleri bizler de çok sık kullanmaktayız. Çok zor durumda kalan bir insan, bir yardım eden bulduğu zaman "Rabbim verdi" der.

Nitekim aynı örneği Hz. Meryem’in, kendisine gelen rızıkları, "o Allah indindendir" diye adlandırmasında (3/ 37) buluyoruz. Meryem, kendine gelen rızkı, Allah’ın bir lütfü ve ihsanı olarak anmakta, rızkı getiren insanların adlarını saymamaktadır.

Kıblenin tahvilinde ise, ilk kıblenin gizli bir vahiyle tesbit edildiği iddia edilmektedir. Sayın Said Çekmegil Beyefendi de aynı kanaati benimsiyor olmalı ki. kitabında konuyla ilgili ayetleri vahyi gayri metlüvün isbatı sadedinde referans göstermiştir (12). Oysa ki, ilk kıblenin vahiyle belirlendiğine dair bir bilgi yoktur (13). Kabe’nin kıble yapılması ise 2/142-144 ayetleriyle sabittir. Zaten 144. ayette Rasulullah’ın, Kabe’nin kıble olmasını arzu etmekte olduğu bildirilmektedir. Bunu ayetteki "Biz senin yüzünü göğe doğru çevirmekte olduğunu görüyoruz..." ifadesinden anlıyoruz. Bu ifade O’nun, Rabbinden bu doğrultuda bir emir beklediğini’ gösterir. Şu halde kıblenin değiştirilmesi vahyi hafî ile değil, vahyi celî (Kur’an) ile gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber’in Zeyneb (r.a.)ı nikahlaması ise 33/37. ayette bildirilmektedir. Nikahın önceden gizli bir vahiyle yapıldığına inandıracak herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

Haşr suresi 5. ayetinde anlatılan (Nadiroğullarının hurmalarının kesilmesi olayı) Hz. Peygamber ve müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiş fakat Allahu Teala, bu olayı haklı bulmuş, kendi rızasına aykırı bulmamış, tabir caizse olaya sahiplenmiştir.

Kudsi Hadis

Bu konuda son olarak kudsi hadis terimine de kısaca değinmemiz gerekmektedir.

Genel tarife göre, manası Allah Teala’ya, lafzı Hz. Peygamber’e ait olan ve "Rasulullah’ın Rabbinden rivayet ettiği hadiste..." gibi sened kaydıyla rivayet edilen sözlere hadis-i kudsî veya ilahi ve Rabbani hadis denmektedir (14).

Aslında kudsi hadisler konusu dikkatlice incelenirse, bunların bir kısmının Kur’an’daki ayetlerin meali olduğu görülür. Diğer bazıları da, ya Kitab’ı mukaddesten uyarlanmış sözler, yahut da, sufilerin vahdet-i vücut felsefelerine kaynaklık eden uydurmalar olduğu zanni galibi hasıl olmaktadır.

Nitekim, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmiyordum, bilinmek istedim..." kudsî hadisi (!) de bunun en açık örneğidir. Ulema bu hadisin aslının olmadığını ortaya koymuştur (15).

Allah Rasulü’nün, ashabına, mescidindeki hurma kütüğü üzerinden hitap ederek onlara dini anlatırken, "Rabbim şöyle şöyle buyurdu...", "Rabbim diyor ki..." gibi ifadelerle söze başlaması, bu minvalde onlara Kur’an’ın yorumunu yapması gayet doğal bir durum diye düşünüyoruz. Fakat belli ki, zaman içerisinde bu anlatım biçimi kudsi hadis diye bir kavrama dönüştürülmüş durumdadır.

Kudsi hadis denen vahyin neden Kur’an’a alınmadığı. "zikir" adı altında Kuranla özdeş tutulan kudsi ve diğer hadislerin neden Allah’ın koruma vadinde bulunduğu vahiy kapsamına alınmadığı, cevap bekleyen sorulardır. Nasıl olur da Allah Rasulü, kendisine gelen vahiy sözlerini normal bir şeymiş gibi geçiştirir, bunların Allah’dan gelen özel haberler (vahiy) olduğunu vurgulamaz? Bunun yanında kendi sözlerini (hadisleri) yazmaktan sahabeyi menetmekte idi. En azından kudsi hadislerin yazımı için çok özel bir itina göstermesi gerekmez miydi? Oysa, Hz. Peygamber’den yüz sene sonra derlenmeye başlayan hadislerin zayıfı, sahihi, uydurması, kudsisi hepsi birbirine karışmış, eldeki hadis kitaplarındaki hadisler tamamen, hadis ulemasının kendi geliştirdikleri kriterlere göre sağlamlık-zayıflık tasnifine tabi tutulmuşlardır. Bu hadis külliyatından kudsi olanını, olmayanını ayırmak hemen hemen imkansız bir durumdadır. Belki de son çare olarak bütün hadisler "kudsî" kabul edilmek icab edecektir!

Sonuç olarak, adeta Kur’an’dan başka bir kitabı çağrıştıracak "vahyi gayri metlüv" tezi sağlam bir delile dayanmamaktadır. "Vahyi gayri metlüv yoktur sözünün ilmi bir dayanağı olmadığını" ileri süren müslümanlara, en büyük kanıt olarak Kur’an’ı işaret ediyoruz. Kur’an çerçevesinde bu konuyu tartışmaya açık olduğumuzu duyurmak istiyoruz. Öyle İmam Şafi’nin dediği gibi "dininden, aklından, ilminden razı olduğumuz" ama kimliğini bile bilmediğimiz kişilerin sözlerine istinad ederek, Kuranla çelişen bir görüş ortaya koymanın ilmî tarafı olmadığı kanaatindeyiz.

Kudsi hadisler meselesi tabir caizse islam kültürünün yumuşak karnı kılınmış, isteyen, istediği bozuk akideyi saf islam akidesine sokuşturmak için bu kanalı kullanmıştır. Kur’an elbette bütün hurafeleri silip süpürücü özelliktedir. Önemli olan ona ram olmaktır.

Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, kullarım hidayete erdirendir.

NOTLAR:

1- İmam Şafi. el-Ümm, Darül Maarif, Beyrut, C.5, s. 128.

2- a.g.e..s. 127.

3- Said Çekmegil, Kur’an’a Muhatap Olmak, ist-1996, s. 136.

4- İbn Cerir et-Taberi, Camiul Beyan, Mısır-1954. C.24, s.42.

5- Fahreddin er-Razi, Mefatihul Gayb. C.7, s.728-729.

6- Razi. 7/729.

7- Abdurrahman ibnul Cevzi, Zadul Mesir fi llmit-Tefsir. 1987, C.8, s.63. ’

8- Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, C.9, s. 101-104,

9- Mecmuatun Minet Tefasir, C.3, s.550.

10-aynı yer.

11-aynı yer.

12-Çekmegil. s. 138.

13-Doç. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu. İslam Düşüncesinde Sünnet-Yeni Bir Yaklaşım, Ank-1993, s.263.

14-Subhi Salih. Hadis İlimleri ve Istılahları, Ank-1973, s.8-9.

15-el-Aclunî. Keşful Hafa. 1352 (H.) Beyrut, C.2. s.132.

Kaynak:İktibas dergisi

YORUMLAR

 Kayıtlı Yorum Bulunamadı



Bu Dosyadaki Diğer Yazılar
HADİS ÜZERİNE    R. İhsan ELİAÇIK
KUR’AN-SÜNNET İLİŞKİSİ    Ercümend ÖZKAN.
MUHAMMEDİ ÖZLEMEK    Mehmed DURMUŞ
MÜTEVATİR HADİS VAR MIDIR ?    Prof. Dr. Hayri KIRBAŞOĞLU.
MEVZU ( UYDURMA HADİSLER )    Fikret ŞANLIBABA
TEFSİR KİTAPLARINDA BAZI ZAAFLAR    Hikmet ZEYVELİ
GAYBL İHBAR EDEN RİVAYETLER ÜZERİNE    Hikmet Zeyveli
GAYBI KİM BİLİR?    Hikmet ZEYVELİ
KURAN’IN İSLAM ÖĞRETİSİNE RIZA GÖSTERMEYEN ÇEŞİTLİ FERT VE TOPLULUKLAR    Gön:Zeynep Coşkun
PROF. DR. HAYRİ KIRBAŞOĞLU İLE HADİS KRİTİĞİ ÜZERİNE    Gön:"deniz"
KUDSÎ HADÎSLER    Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu
KUR’AN DIŞI VAHİY ÜZERİNE    Gön:Selim Irmak
MEZHEB VE MEZHEBLER    Gön:Zeynep Coşkun
MÜTEVATİR VE AHAD HADİS NEDİR    Ali Aksoy
RESUL GERÇEĞİ    Gön:"deniz"
RESUL - SÜNNET    Gön:"deniz"
SÜNNET VE HADİS ANLAYIŞI    Erhan Aktaş
KORUNAN KUR’AN’A RAĞMEN SAPMALAR VE SEBEPLERİ    Gön:Selim Irmak
RİVAYET    Gön:"deniz"
RİSALET VE SÜNNET    ALINTI
HADİS VE SÜNNET KONUSUNDA YANILGILAR    Bülent Şahin ERDEĞER
SÜNNET DOĞRU ANLAŞILIYOR MU?    Hamza TÜRKMEN
::Bir Portre
[HyperLink1]
ANNEMARİE SCHİMMEL 1922-2003
devamı >
::Bir Ayet


::Hikmetli Bir Söz
Birbirinize karşı mütevazi olmanızı, Allah bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse, kimseye karşı övünmesin ve hiç kimse, hiç kimseye zulmetmesin. Hadis (Müslim)

::Ne Okuyalım
Mustafa Kutlu tarafından yazılan "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli eser...



Ziyaret Edilme Sayısı : 003755761

iletişim : editor@kimokur.com